30-11-2018 Για Τους Τούρκους Φίλους Στην Αθήνα Και Τους Όποιους… Τουρκόφιλους!

α

1.

Kanadalı şirketin Türkiye`deki `trilyonluk` gaz umudu

30.11.2018 

Kanadalı enerji şirketi Valeura`nın Üst Yöneticisi Sean Guest, Trakya`da büyük doğal gaz rezervi bulunacağına dair bulgulara sahip olduklarını belirterek, “Norveçli partnerimiz Equinor ile 2017`nin sonunda Trakya Havzası`nda Yamalık sahasında bir keşif yaptık. Buradaki rezerv rakamı trilyon kübik feetler civarında olabilir. Yamalık sahası ve bölgedeki çalışmalarımız için 500 milyon lira civarında yatırım yapmayı planlıyoruz” dedi.

AA

Kanadalı enerji şirketi Valeura‘nın Üst  Yöneticisi Sean Guest, Valeura’nın Türkiye’de gerçekleştirdiği çalışmalara ilişkin AA  muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Türkiye’de 7 yıldan uzun bir süredir çalıştıklarını dile getiren  Guest, tek odaklandıkları ve çalıştıkları ülkenin Türkiye olduğunu söyledi.

Trakya çevresinde çalışmalarının sürdüğünü anlatan Guest, “Norveçli  partnerimiz Equinor ile 2017’nin sonunda Trakya Havzası’nda Yamalık sahasında bir  keşif yaptık. Buradaki rezerv rakamı trilyon kübik feetler civarında olabilir. Bu  bizim için çaba gerektiren bir süreç olacak ancak sonunda Türkiye açısından  yaşanabilecek gelişmeler heyecan verici. Buradaki potansiyel, gaz rezervlerinin  bulunması için oldukça yüksek. Tabii ki geliştirilmesi gerekiyor. Değerlendirme  ve sondaj çalışmalarıyla ilerlememiz söz konusu. Biz de bunu yapacağız. Bu  bölgedeki rezervleri test etmek için de 3 yeni kuyu kazarak bir çalışma  başlatacağız. Daha da önemlisi ticari gaz akışı olacağını göstermek.” diye  konuştu.

Guest, bölgede doğal gaz olduğuna inandıklarını, bunun, Kuzey  Amerika’daki arama teknolojilerinin Türkiye’de uygulanmasıyla ortaya  çıkarılabileceğini bildirdi.

Partner enerji şirketi Norveçli Equinor ile Türkiye’ye yatırım  yapılması gerektiğine inandıklarının altını çizen Guest, “Yamalık sahası ve  bölgedeki çalışmalarımız için 500 milyon lira civarında yatırım yapmayı  planlıyoruz. Equinor’u buraya getirme ve buradaki potansiyele inandırmayı  başardık. Başarılı olursak bu durum Türkiye’ye kendi enerjisini tedarik etmede  yardımcı olacak ve ithalatını da azaltacak. Bu oldukça heyecan verici bir  fırsat.” ifadelerini kullandı.

Guest, Türkiye’de çalışma ortamının çok iyi olduğunu, Enerji ve Tabii  Kaynaklar Bakanlığı ile düzenleyici otoritenin kendilerine iş birliği içinde  yaklaştığını da sözlerine ekledi.

5 SAHADA AKTİF

Valeura’nın daha önce açıklanan programına göre, Trakya’da  çalışmaların aktif olarak devam ettiği 5 saha bulunuyor.

Yamalık-1, İnanlı-1, Devepınar-1 ve Hayrabolu-10 sahalarının yanı sıra  bir derin saha projesi de programda yer alıyor.

Bu yıl bitmeden İnanlı-1 ve Devepınar-1 sahalarında sondaj  çalışmalarını başlatmayı planlayan şirket, 2019’un ocak-eylül döneminde de diğer  sahalarda test çalışmalarına başlayacak.

İnanlı-1 sahası erken üretim gerçekleşebilecek bir alan olarak  değerlendirilirken, sahalar için gelecek yıl değerleme tahminlerinin yapılacağı,  2020’den sonrası ise erken üretim fazı ve geliştirme çalışmalarına geçilmesi  hedefleniyor.

2.

Türkiye’yi durdurmaya çalışan Yunanistan rezil oldu

AA

T%C3%BCrkiye%E2%80%99yi+durdurmaya+%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fan+Yunanistan+rezil+oldu

Yunanistan, Akdeniz’de provokasyon peşinde koşarken rezil oldu. Çipras hükümetinin bu amaçla bölgeye gönderdiği fırkateyn, yakıt ve gıda sıkıntısı nedeniyle bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.

Ege ve Akdeniz’deki enerji kaynaklarını Rumlarla birlikte yağmalamak için elinden geleni yapan Yunanistan, yeni tahrik peşinde koşarken rezil oldu. Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’deki uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını gasp etmek isteyen Yunanlar, ABD, AB ve NATO’dan yardım dilenmelerine rağmen her seferinde başarısız oldu.

TÜRKLERİ GÖRÜNCE KAÇTI 

KKTC’yle Türkiye arasında yapılan antlaşmalar çerçevesinde, Barbaros Hayreddin Paşa sismik araştırma gemisi, Doğu Akdeniz’de önceden ilan edilen Güzelyurt Araştırma Sahası’nda ekim ayında çalışmalara başladı. Araştırma gemisi, 18 Ekim‘de Yunanistan’a ait bir fırkateyn tarafından taciz edildi. Taciz olayı, Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait unsurların bölgeye gelmesiyle son buldu. Türk savaş gemileri ve denizaltıları, Barbaros Hayreddin Paşa’nın etrafında koruma çemberi oluşturdu. Yunan fırkateyni ise bir süre daha izleme yaptıktan sonra bölgeyi terk etti. Diplomatik kaynaklara göre fırkateyn, yakıt ve gıda sorunu yaşamaya başladı. Savaş gemisi Atina‘dan gerekli yardım gelmeyince, bölgeden ayrılmak zorunda kaldı. Doğu Akdeniz’de şu anda Türkiye, Rusya, ABD, İtalya, Fransa’ya ait yaklaşık 30 savaş gemisi bulunduğu kaydedildi.

 

Ekim ayında bölgede araştırmalara başlayan Barbaros  Hayreddin Paşa gemisi, Yunan fırkateyni tarafından taciz edilmişti.

ORDU PERİŞAN DURUMDA 

Ülkede yıllardır yaşanan ekonomik kriz, halkı olduğu kadar Yunan ordusunu da perişan etti. Kesintiler nedeniyle, orduda büyük bir mühimmat ve yakıt sıkıntısı yaşanıyor. Çipras hükümetinin para bulamadığı için savaş uçaklarına ve savaş gemilerine yakıt koyamadığı biliniyor. Türkiye’nin dünya devleriyle yarışan savunma sanayii ve yeni milli silahları ise Yunanları korkutuyor.

(Güneş)

 3. 

Hollanda, üç ülkeye silah satışı için Yemen savaşında kullanılmayacağına dair kanıt istedi

AA

Hollanda,+%C3%BC%C3%A7+%C3%BClkeye+silah+sat%C4%B1%C5%9F%C4%B1+i%C3%A7in+Yemen+sava%C5%9F%C4%B1nda+kullan%C4%B1lmayaca%C4%9F%C4%B1na+dair+kan%C4%B1t+istedi

Hollanda Dış Ticaret ve Kalkınma İşbirliği Bakanı Sigrid Kaag, ‘Üç ülkeye (Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri) Yemen savaşında kullanılmayacağı kanıtlanmadığı sürece Hollanda’dan silah ihracatı yapılmayacak’, dedi.

Bakan Kaag, Temsilciler Meclisi’nde silah ihracatıyla ilgili milletvekillerinin sorularını yanıtladı.

Sigrid Kaag, Yemen savaşında silah kullanılmasını önlemek için Hollanda hükümetinin silah ihracatına yönelik kuralları sıkılaştırdığını söyledi.

Suudi Arabistan’a karşı uygulanan “kısıtlı silah ihracatı sistemini”nin Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne de uygulanacağını belirten Kaag, “Bu üç ülkeye Yemen savaşında kullanılmayacağı kanıtlanmadığı sürece Hollanda’dan silah ihracatı yapılmayacak.” diye konuştu.

(AA)

 4. 

Türkiye petrol ve doğal gaz aramada atağa geçti

AA

T%C3%BCrkiye+petrol+ve+do%C4%9Fal+gaz+aramada+ata%C4%9Fa+ge%C3%A7ti

Oruç Reis” ve “Barbaros Hayreddin Paşa” gemileriyle sismik araştırmalara devam eden Türkiye, derin denizde Fatih gemisiyle yürüttüğü petrol ve doğal gaz arama çalışmalarını, Mersin’in 19 mil açıklarında kurulan sondaj platformuyla sığ denize de taşıdı.

Türkiye’de, petrol ve doğal gaz arama çalışmalarında, yerli ve milli imkanlar kullanılarak uzun zamandır hayali kurulan rezervlere erişmek amacıyla son dönemde büyük yatırımlar gerçekleştirildi.

Enerjide dışa bağımlılığın azaltılması ve arz güvenliği hedeflenen çalışmalar kapsamında, Türkiye hem kendi karasularındaki etkinliğini arttırması hem de bulunması muhtemel rezervlerle milli gelirine önemli katkı sağlaması için adımlar atıldı.

Milli Enerji ve Maden Politikası kapsamında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Doğu Akdeniz’de sahip olduğu ruhsat alanları içerisinde, Türk mühendisler tarafından tasarlanan iki sığ deniz arama kuyusu açılması için harekete geçti.

Türkiye, “Fatih” gemisiyle derin denizde başlattığı sondaja, 19 mil açığa konuşlandırılan platformla sığ denizi de ekledi.

İlk petrol ve doğal gaz arama kuyusunun sondajı için uluslararası tecrübeye sahip bir firma ile TPAO arasında kiralama sözleşmesi imzalandı.

Çevreye duyarlı ve yüksek teknolojiye sahip platformla, Mersin’in yaklaşık 19 mil açığında Kuzey Erdemli-1 lokasyonunda, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in de katıldığı törenle 26 Kasım’da sondaj çalışmalarına başlandı.

Operasyona hazır hale getirilen sondaj platformuyla, 101 metre su derinliğine sahip bu lokasyonda 2 bin 100 metre derinliğindeki Kuzey Erdemli-1 kuyusunun açılması için harekete geçildi.

Buradaki yaklaşık 60 gün sürecek çalışmalar tamamlandıktan sonra sondaj platformu, Adana’nın Karataş ilçesinin yaklaşık 9 mil açığına römorkörler vasıtasıyla çekilecek.

Karataş’ın güneyinde açılacak Kuzupınarı-1 kuyusunda, 90 metre su derinliğine sahip lokasyonda petrol ve doğal gaz arama faaliyetleri 4 bin 100 metre derinlikte gerçekleştirilecek.

Buradaki çalışmalar ise 2019 ocak ayının son haftası başlayacak ve yaklaşık 4 ay sürecek.

Derin denizde de çalışmalar sürüyor

Türkiye’nin denizlerde petrol ve doğal gaz arama çalışmalarında kullanmak üzere devreye aldığı milli sismik araştırma gemisi Oruç Reis ve Barbaros Hayreddin Paşa gemileriyle de rezerv arama çalışmaları devam ediyor.

Sismik araştırma gemilerinin analizlerinin ardından Türkiye’nin ilk sondaj gemisi Fatih’le, Antalya açıklarında bir ay önce “Alanya-1” kuyusunun sondajı için başlatılan çalışmalar sürüyor.

Yaklaşık 12 bin 200 metre sondaj derinliği yeteneğine sahip 229 metre uzunluğundaki Fatih gemisi, aktif konumlandırma sistemi sayesinde 6 metre yükseklikteki dalgada bile sabit kalarak operasyonlarını yürütebiliyor.

Fatih gemisiyle toplam 150 gün çalışma yapılması planlanıyor.

(AA)

5.

İzmir-İstanbul Otoyolu’nda bir viraj daha dönülüyor

AA

%C4%B0zmir-%C4%B0stanbul+Otoyolu%E2%80%99nda+bir+viraj+daha+d%C3%B6n%C3%BCl%C3%BCyor+

İzmir ile İstanbul arasını 9 saatten 3.5 saate indirecek olan ve 2019’un yazına yetiştirilmeye çalışılan İzmir-İstanbul Otoyolu’nun Saruhanlı ile Kemalpaşa arasında bulunan bölümüne bakanlıktan onay gelmesinin ardından yol trafiğe açılıyor.

Cumhuriyet tarihinin en büyük otoyol projeleri arasında gösterilen ve yapımına ara verilmeden devam edilen Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu’nda önemli bir etapta daha sona gelindi. İstanbul ile İzmir arasını 3.5 saate indirecek olan otoyolun açılması için geri sayım devam ederken, önemli bir etap daha tamamlandı. “Yap-işlet-devret” modeliyle yapılan projede Edremit ayrımı – İzmir kesimi Saruhanlı Kavşağı ile Kemalpaşa Kavşağı arasının trafiğe açılması bakanlık tarafından onaylanmıştı. Onay 28 Aralık 2019 (YANLIŞ) tarihindeki resmi gazetede de yayımlandı. Otoyolun bu kesiminin, 1 Aralık 2018 tarihinde gece 00.01 sıralarında trafiğe açılacağı bildirildi. Yarın açılacak bu bölgeyle birlikte önemli bir etap daha tamamlanmış oldu.

Geçtiğimiz günlerde İzmir’de konuşan Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan, 2019’un yaz ortalarında otoyolu tamamen hizmete açmak istediklerini söylemişti.

Uzaklar yakın olacak

Toplamda 426 kilometre uzunluğundaki projenin bitmesiyle birlikte İzmir ile İstanbul arası çok daha yakınlaşacak. Halihazırda yaklaşık 9 saat süren iki şehrin arası proje tamamlandıktan sonra bu zaman 3.5 saate düşecek. 36 viyadük, 3 tünel ve 25 kavşağı içinde barındıracak olan otoyolun yapımında yaklaşık 8 bin işçi çalışırken, bakanın açıklamasından sonra Eylül 2019’da açılması planlanan otoyolun yaz ortasına yetiştirilmesi için yoğun çaba sarf edildiği belirtildi.

(İHA)

6.

TSK’da, FETÖ’nün “Ardışık Arama Sistemi”‘ni kullanan 300 kişi tespit edildi.

AA

TSK%E2%80%99da,+FET%C3%96%E2%80%99n%C3%BCn+Ard%C4%B1%C5%9F%C4%B1k+Arama+Sistemi%E2%80%99ni+kullanan+300+ki%C5%9Fi+tespit+edildi

FETÖ’nün ‘Ardışık Arama Sistemi’ ile ilgili Türk Silahlı Kuvvetlerinde 300 askeri şahsın tespit edildiğini ifade eden Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Ayaz, şu ana kadar çeşitli rütbelerde 90 kişi hakkında işlem yapıldığını söyledi.

Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasının (FETÖ/PDY) Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) yapılanmasına yönelik operasyonların devam ettiğini belirten Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Ayaz, çeşitli rütbelerde 300 kişinin tespit edildiğini ve bunların 90’ı hakkında işlem yapıldığını açıkladı.

Ardışık arama ile ilgili çalışmaların devam ettiğini ifade eden Cumhuriyet Başsavcısı Ayaz, “Yaklaşık tespit ettiğimiz 300 askeri şahıs var. Operasyonlarımız devam ediyor. Çok böyle dillendirmiyoruz ama yaklaşık iki haftada bir, üç haftada bir 8-10 kişi alıyoruz. Şu anda zannediyorum 90 civarında ardışık aramalardan tespit edilen askeri şahıs var çeşitli rütbelerde. İşlemi yapılan 90 kişi var. Toplam 300. Yani 210 kişi ile ilgili belki işlem yapılacak hala” diye konuştu.

(İHA)

7. 

Eski rektörden ‘cülere “kadro” iddiası

Fetullahçı Terör Örgütü’nün () “üniversite yapılanması”na yönelik soruşturma kapsamında, “örgüte yardım ettiği” tespit edilen eski Namık Kemal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. hakkında hazırlanan iddianamede, Şimşek’in örgüt içerisinde aktif görev yapan akademisyenlerin kadro almasına onay verdiği kaydedildi.

AA
30.11.2018
Eski rektörden FETÖ'cülere kadro iddiası

Dün görevden alınan eski rektör Şimşek hakkında Cumhuriyet Savcısı Emrah Yıldırım tarafından hazırlanan 80 sayfalık iddianame, Tekirdağ 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

15 YILA KADAR HAPSİ İSTENİYOR

İddianamede, tutuksuz sanık durumunda olan Şimşek’in “örgüte yardım etme” suçundan 15 yıla kadar hapisle cezalandırılması isteniyor.

Örgütün mali kaynakları ve mahrem yapılanmasının ayrıntılarının anlatıldığı iddianamede, FETÖ’nün devlet kademelerindeki yapılanmasına ve sızılan yerin önemine göre örgüt içerisindeki mahremiyetin arttığına işaret edildi.

“Yapılanma içerisinde olmayan kişilere mobbing uygulanıyordu”

NKÜ’nün eski Genel Sekreteri T.Y. iddianamedeki ifadesinde, okul içindeki hiyerarşik yapıda FETÖ’cü kişilerin aktif olduğunu ve örgüt dışındaki akademisyenlere mobbing uygulandığını belirtti.

T.Y, ifadesinde kendisinin de bu yapılanma dışında kaldığını ve baskıya maruz kaldığını öne sürerek, “NKÜ’ de genel sekreter olarak görev yapıyordum. NKÜ’deki Fetullahçı yapılanmanın şahsa özel ilan çıkartılıyordu. Yapılanma içerisinde olmayan kişilere mobbing uygulanıyordu, bu suretle NKÜ’den uzaklaştırıldım.” ifadelerini kullandı.

Fetullahçı akademisyenlere kadro

Şimşek’in örgüt ile iltisaklı olduğu belirtilen iddianamede, şunlar kaydedildi:

“Şüpheli Osman Şimşek’in, NKÜ içerisindeki Fetullahçı akademik kadrolaşmayı sağladığı ve bu sistematiğin en başındaki kişi olduğu tespit edilmiştir. Zira YÖK’ten ilgili bölüm için kadro izni alındıktan sonra, ilgili kadronun içeriği alınacak olan FETÖ mensubu akademisyenin çalışmasına/yayınına göre düzenlendiği, bu noktada ilgili fakülte dekanına takdir yetkisi sunulmadığı gibi jürinin, Üniversitelerarası Kurul’un ve ilgili fakültenin yönetim kurulunun da FETÖ mensubu kişilerden şüpheli rektör Osman Şimşek tarafından belirlendiği/atandığı anlaşılmıştır.”

Şüpheli Şimşek’in yaşanan bu olaylardan haberinin olmadığı yönünde beyan etmesinin, savcılıkça gerçekçi bulunmadığına vurgu yapılan iddianamede, “Tüm bu belirlemeler yapılırken, şüphelinin bu eylemlerin dışında olduğunu veya haberinin olmadığını iddia etmenin hayatın olağan akışınca, üniversitenin başındaki idareci konumunda olan rektör makamında bulunan kişinin vasfınca örtüşmeyeceği değerlendirilmiştir. Bu nedenle şüphelinin bu yöndeki savunmasına itibar edilmemiştir.” denildi.

ByLock yazışmaları

İddianamede, ayrıca kadrolaşmaya onay verildiğini destekleyecek örgütün şifreli haberleşme programı olan ByLock yazışmalarının olduğu da ifade edildi.

Bu kapsamda akademisyen abisi olduğu tespit edilen ve tutuklu olan M.M.K’nin ByLock yazışmalarının yer aldığı bölümde, şunlar kaydedildi:

“M.M.K’nin tespit edilen Bylock yazışmaları incelendiğinde, ‘Abi sağlık bilimlerinde doktora yapmış biyoloji mezunu kişi arıyoruz. Tekirdağ’da mevcut araştırma görevlilerinden bir kişi var. İsmi İ.K. Bu kişiyi hoca ile görüştürelim mi? Yoksa hazırda kadrosu hiç bir üniversitede olmayan bir kişi var mi?

Abi Anadolu yakasındaki önerdiğiniz tıbbi genetikçi doktorasını bitirmemiş. Bizim çok acele doktor tıbbi genetikte veya tıbbi biyolojide bitirmiş kişiye ihtiyacımız var.”

“Örgütsel tavır içerisinde olduğu kabul edilmiştir”

İddianamede, üniversitedeki söz konusu Fetullahçı kadrolaşmanın bir göstergesinin de, NKÜ’nün internet açılış sayfasının bu yıl eylül ayı içerisinde “Gülen Gelecekler” şeklinde düzenlenmesi olduğuna dikkat çekildi.

Örgütün çalışma yöntemlerinden birisinin de “sübliminal mesaj verme” ve “algı oluşturma” olduğuna vurgu yapılan iddianamede, şu ifadelere yer verildi:

“Bu suretle örgüt lehine olan ve istenilen algıyı oluşturabilmektedir. Üniversitenin internet açılış sayfasının da bu şekilde düzenlenmesinin nedeninin, örgütün kırılan direncini yeniden canlı tutmaya yönelik olduğu değerlendirilmiştir. Söz konusu düzenlemenin, üniversite rektöründen habersiz yapılamayacağı, yapılsa dahi derhal kaldırılması gerekeceği aşikardır. Hal böyleyken söz konusu düzenleme basın yayın organlarında yer alana kadar üniversite sayfasından kaldırılmamıştır. Bu suretle de örgütsel tavır olarak, üniversite içerisinde kırılan örgütsel moral ve yapılanmayı diri tutma yoluna gidildiği değerlendirilmiştir. Şüphelinin, üniversitenin rektörü olduğu hususu da değerlendirildiğinde, söz konusu sübliminal mesaj verme ve algı oluşturmaya yönelik mesajdan muhakkak suretle haberi olduğu, buna rağmen herhangi bir kaldırma işlemi yapmadığı ve bu şekilde örgütsel tavır içerisinde olduğu kabul edilmiştir.”

 8.

ABD’den terör örgütü YPG’ye askeri sevkiyat

ABD'den terör örgütü YPG'ye askeri sevkiyat

Edinilen bilgilere göre, Nusaybin ilçesi karşısında bulunan terör örgütü YPG işgalindeki Kamışlı kentinden geçen ve ABD’ye ait olduğu değerlendirilen 150 tırlık zırhlı araç, tank, mühimmat ve akaryakıt tankerleri Münbiç’e gönderildi. Irak üzerinden geldiği öğrenilen konvoyun, burada terör örgütü YPG’ye teslim edildiği öğrenildi.

9.

İstanbul Adaylığı Konuşulan Binali Yıldırım İçin Yeni Bir Protokol Düzeni Getirilebilir

İstanbul Büyükşehir Belediyesi için konuşulan TBMM Başkanı Binali Yıldırım‘ın aday olup kazanması halinde protokol sırasının değişebileceği söyleniyor.

AK Parti’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmasına kesin gözüyle bakılan Binali Yıldırım‘la ilgili tartışma konusu olan ‘protokol sıkıntısına’ formül aranıyor.

PROTOKOL FORMÜLLERİ ERDOĞAN’A İLETİLDİ

Türkiye gazetesinden Yücel Kayaoğlu’nun haberine göre, AK Partili bazı hukukçular protokol probleminin aşılması için farklı formüller gündeme getirdi. Bu formüllerin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘a da iletildiği belirtildi. AK Parti kaynakları, Yıldırım’ın seçimlerden sonra ‘Cumhurbaşkanı Yardımcısı’ yapılacağı iddiasının gerçekçi olmadığını dile getirirken, hem belediye başkanlığı hem de Cumhurbaşkanlığı yardımcısının aynı anda yürütülmesinin ‘etik’ açıdan da uygun bulunmayacağını değerlendiriyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

MEVCUT PROTOKOLDE 4. SIRADA

Bunun yerine protokol düzeninde değişikliğe gidileceği belirtiliyor. Mevcut İstanbul protokolünde büyükşehir belediye başkanı, garnizon komutanının ardından dördüncü sırada bulunuyor! Aχαχαχαχαχαχαχα

Binali Yıldırım

YENİ BİR PROTOKOL DÜZENİ GETİRİLEBİLİR

Ancak AK Parti kurmayları, eski meclis başkanları ve eski başbakanların protokolde bakanlardan önce geldiğini hatırlatarak “Bu konuda kanuni bir düzenleme yapmaya da gerek yok. İdari bir kararla, yeni bir protokol düzeni getirilebilir. Sayın Yıldırım, İstanbul büyükşehir belediye başkanı olsa bile eski başbakan ve eski meclis başkanı sıfatını koruyacaktır. Gerekirse idari bir kararla, Cumhurbaşkanı dışında kimseyi karşılamak veya uğurlamak zorunda kalmayacağına yönelik de adım atılır” değerlendirmesi yaptı.

Yıldırım’ın, üzerinde taşıdığı ‘son Başbakan ve Meclis Başkanı’ sıfatının belediye başkanlığının gölgesinde kalmasını istemediği iddia ediliyor.

 10. Ο,ΤΙ ΠΑΡΑΚΑΤΩ ΘΑ ΔΙΑΒΑΣΕΤΕ, ΤΑ ΕΧΟΥΝ ΚΑΝΕΙ ΠΡΑΞΗ ΟΛΑ(!) ΟΙ ΤΟΥΡΚΟΙ “ΣΗΜΕΡΑ“!
ΟΙ ΕΛΛΗΝΕΣ ΕΚΑΝΑΝ ΤΙΠΟΤΑ; “ΠΑΜΕ ΜΑΖΙ”: Αχαχαχαχαχαχαχαχαχαχαχαχαχα! Πώς το λένε; Καραπ…….τσαριό;

Geleceğin Dünyasında Türk İstihbaratı

Bu çalışmam geleceğin dünyasında Türk istihbarat sisteminin nasıl şekillenmesi gerektiğine dair akademik kaynaklar çerçevesinde kişisel görüşlerimi ve istihbarat sistemimizin hâlihazırdaki sorunlarına dair tespitlerimi içermektedir. İyi okumalar…

Bu coğrafyada var olmaya devam edebilmemiz için devlet yönetimi ve güvenliği anlamında adımlarımızı zamanında ve dikkatle atmak zorundayız. Bunu yapabilmek için de evvela stratejik planlarımız içinde önceliklerimizi doğru belirlemeliyiz.

Avrupa’nın gelecekte gücünü hissettirip hissettiremeyeceğinin tartışıldığı, 250-300 yıldır Batılı ülkelerin üstünlüğüne göre şekillenen dünya sisteminde önemli değişiklikler yaşanacağının konuşulduğu, ekonomik gücün Batı’dan Doğu ve Güney’e kaymasının ve değişen iklim koşullarının dünyanın coğrafi odağını da değiştireceği ve gücün Batı’dan Doğu’ya kayacağının öngörüldüğü bir küresel siyaset denkleminde yerimizi alabilmemiz için revize etmemiz gereken en önemli alan istihbarat alanıdır.

Unutulmamalıdır ki Soğuk Savaş dönemi sonrası şartların getirdiği konjonktürde “ülkelerin güç parametreleri birbirinden bağımsız yalın unsurlar değil, her biri yeni fonksiyonlarla birbirini etkileyen dinamik unsurlar olarak görülmelidir.”[1]Bu güç parametrelerinin en önemlilerinden biri olan istihbarat, hiç şüphesiz diğer parametreleri çarpan olarak etkileyen hayati bir unsurdur.

İstihbarat algımızı ve mevcut istihbarat kurumlarındaki problemleri çözüme kavuşturmadığımız sürece istihbarat sistemine yeni kurumlar eklememizin devlet güvenliği anlamında bir fayda sağlamaktan öte hantallaşan bir bürokratik yapı ortaya çıkaracağı şüphesizdirÇünkü kendilerinden beklenen faydayı sağlayamayan kurumların lağvedilmesi yahut bu kurumların eksikliklerini gidermek için yeni kurumların oluşturulması ile istihbarat sistemi içinde faaliyet gösteren devlet görevlilerinin algısını ve stratejik zihniyetini değiştiremezsiniz. Bu insanların paradigmaları, oluşturulan yeni kurumun stratejik yönelişine sirayet edecektir.

Mevcut istihbarat sistemimizin eksik yönlerini daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Bu eksiklikleri genel olarak şu şekilde sıralayabiliriz:

Türk halkının gözünde MİT’in illegal faaliyetlerin odağı konumunda olması
İstihbaratın zihinlerde reaktif yönüyle yer etmesi
İstihbarat sisteminin etkili bir denetimden yoksun olması
MİT’in siyasallaşmış bir kurum olduğunun düşünülmesi
İstihbaratta iç-dış istihbarat ayrımına kurumsal olarak gidilmemesi
MİT’in operasyonel yetki ve kabiliyetinin olmaması
İstihbarat kurumları arasındaki koordinasyon eksikliği

Tüm bu problemlerin derin tarihsel kökleri vardır ve çoğu kemikleşmiştir. Bu problemleri çözüme kavuşturmak her ne kadar zor olsa da ortaya sağlam bir irade konulduğu zaman kolaylıkla aşılabilecek problemlerdir. Ayrıca şunu unutmamak gerekir ki siyasal tarihimize baktığımız zaman devlet güvenliği ve siyasal yaşamla alakalı problemlerin çözümsüz kalmasının sebebi çözümlerinin olmaması yahut eldeki imkânların var olan çözümü hayata geçirmeye yetmemesi değil, belli odaklarca bu çözümlerin istenmemesidir. Geleceğin dünyasında ihtiyaçlara cevap veren etkili bir istihbarat sistemi için mevcut problemlere şu şekilde çözüm önerileri getirilebilir:

√Türk halkının gözünde MİT’in illegal faaliyetlerin odağı konumunda olması

Kabul etmek gerekir ki doğası gereği istihbarat “etik ile reelpolitiğin üzerinde durduğu tahterevalli” gibidir. Zaman zaman yürütülen faaliyetin getirdiği bir zorunluluk olarak istihbarat elemanları kendilerini illegal işlerin içinde bulabilirler. Ancak Sun Tzu’nun da belirttiği gibi istihbarat denilen şey düşmanın içinde bulunduğu durumu bilen insanlardan elde edilmelidir. Hal böyle olunca istihbarat elemanları için bilgi elde etmenin en iyi yolu bazı durumlarda hedef kitlenin içine sızmak olabilir. Dünyadaki tüm istihbarat teşkilatları için bu durum böyledir. İstihbarat teşkilatının illegal oluşumların içine sızması yahut görevin gereği olarak belli bir değerler çerçevesi içinde kalmak kaydıyla– temas kurmaları yadırganacak bir durum değildirPeki, başka ülkelerin istihbarat servislerinin bu tür faaliyetleri kendi halkları gözünde küçültücü bir etki yapmazken neden Türkiye’de MİT gibi onurlu bir kurum illegal faaliyetlerin odağı olmakla suçlanıp halk nazarında küçük düşürülmektedir?

Bu durum istihbarat sisteminde gizlilik-şeffaflık dengesinin” doğru bir şekilde kurulamamasında dolayı meydana gelmektedir. İnsanlar siyasi ideolojilerinin kamçılamasıyla hakkı olmadığı halde devlet yönetimi ile alakalı tüm ayrıntıya vakıf olmak istemektedir. Ancak insanların mahremi olduğu gibi devlet mekanizmasının da bir mahremi vardır ve bu mahrem alanın büyük bir çoğunluğunu istihbarat oluşturmaktadır. Doğası gereği gizli kalması gereken istihbarat dünyası vatandaşın şeffaflık talebi üzerine yahut siyasi çıkarlar uğruna deşifre edilmemelidir. İstihbarat faaliyetlerinin mahiyeti ne olursa olsun gizli tutulması hem devlet güvenliği anlamında hem de operasyonu yürüten istihbarat elemanlarının ve ailelerinin güvenliği anlamında elzemdir. Ancak bizim ülkemizde siyasi hırslar uğruna çok kritik görevler icra etmiş istihbaratçıların kimlikleri ve görevleri deşifre edilmiş ve hayatları tehlikeye sokulmuştur. Örnek vermek gerekirse Abdullah Öcalan’ı İmralı’da sorgulayan komutanlardan birisi Hasan Atilla Uğur’dur ve 1 Temmuz 2008 tarihinde gözaltına alınana kadar kimse onun bu sorguyu yaptığını bilmiyordu. Abdullah Öcalan avukatlarına sürekli kendisini sorgulayanların kimliklerini soruyordu. Güvenlik nedeniyle hem devlet hem de kendisi bunu gizli tutmuştu. Gözaltına alındıktan sonra ise devlet bu gizliliği sağlayamadı ve kimliği deşifre oldu. Kendisinin ve ailesinin hayatı tehlikeye girdi.[2]

Halkın istihbarata ve istihbaratçıya bakış açısını değiştirmenin birinci yolu gizlilik-şeffaflık dengesinin doğru bir şekilde kurulmasıdır. Bunun yolu da kanuni düzenlemeden geçmektedir. 26.04.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6532 sayılı Kanun ile birlikte 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’na önemli yenilikler getirilmiştir. Bu bağlamda yasa koyucu 6532 sayılı kanunun ile 2937 sayılı kanuna şu maddeyi eklemiştir:

MADDE 3- 2937 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin………….onuncu fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.

d) Görevlerini yerine getirirken gizli çalışma usul, prensip ve tekniklerini kullanabilir.[3]

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bu yasa değişikliğine bakış açısı şu şekildedir: “Dünyanın hemen her bölgesinde istihbari faaliyetler gizli çalışma usul, prensip ve teknikleri ile yürütülmektedir. Bu gizliliğin sağlanmasında istihbari faaliyetlerde görevlendirilenlerin güvenlikleri önem taşımaktadır. Bu kapsamda 6532 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemeyle istihbari faaliyetlerde görevlendirilen şahısların, kimliklerinin değiştirilmesi gibi deşifre olmalarını önleyici tedbirlerin alınabilmesine imkân sağlanmıştır. MİT’in önleyici istihbarat kapasitesinin yapılan kanuni düzenlemeler ile artırılması, toplumun huzur ve güvenliğine yönelebilecek tehditlerin büyümeden engellenmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.”[4]

√İstihbaratın zihinlerde reaktif yönüyle yer etmesi

Günümüzde “haber alma” olarak Türkçeleştirilen “istihbarat” kelimesi köken olarak Arapça bir kelimedir. Bu Türkçeleştirme aslında toplum ve devlet olarak istihbarat denilen faaliyet hakkındaki paradigmamızın derin ipuçlarını içermektedir. Ülkemiz genel olarak Ortadoğu ve Arap kültürü etkisinde toplumsal dinamiklerini şekillendirmiş ve bu durum hiç şüphesiz felsefi boyutuyla, devlet teşkilatlarımızın yapısına ve işleyişine de menfi/müspet tesir etmiştir. Ortadoğu kültüründeki bu isimlendirmeye bakarsak istihbaratın insanların zihninde reaktif yönüyle yer ettiğini görürüz. Doğu kültüründe “haber, bilgi” kavramları etrafında şekillenen bu çok önemli devlet faaliyeti Batı kültüründe “zekâ, akıl” kavramları etrafında şekillenmiş, isimlerine de bu şekilde yansımıştır.

Tüm dünyada istihbarat analistleri düşünen, mantıksal ve bilimsel metodu birleştirip uygulayan kişiler olarak istihbarat dünyasında geçmişte olduğundan daha fazla ilgi görmeye başlamışlardır. İstihbarat teknolojisi ve gizli bilgi toplama teknikleri önemli olmakla birlikte, politika üreticilerin karşı karşıya oldukları karmaşık ulusal güvenlik sorunlarına ilişkin “düşünceye dayalı bir analiz daha üstündür.[5]

İstihbarat demek olan biteni haber almak değil olacak olanı öngörebilmektir. Bizim toplumumuz istihbarata sadece reaktif yönüyle yaklaşmakta ve bu sebepten dolayı da bu faaliyete hak ettiği değeri vermemektedir. Halkın bu konuya böyle bakmasından daha vahim olanı ise bürokraside ve siyasette karar alıcıların istihbarat algısının bu yönde şekillenmesidir. Böyle bir istihbarat algısı doğal olarak beraberinde reaktif hareket eden bir istihbarat teşkilatını getirecektir. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Bu algı çerçevesinde şekillenen bir bürokratik yapı ve istihbarat sistemi, muadilleri geleceğin dünyasını anlamlandırmak ve şekillendirmek için ter dökerken, günümüz şartlarını anlamlandırmakta bile güçlük çekerler.

√İstihbarat sisteminin etkili bir denetimden yoksun olması

İstihbarat her ne kadar gizli yürütülmesi gereken bir faaliyet olsa da milli menfaatlerden uzaklaşılmaması için etkili bir denetim altında olması gereken bir faaliyettir. Etkili bir denetim mekanizmasından yoksun olan istihbarat sistemlerinde kurumlar siyasi iradenin siyasi menfaat sağlamak adına kullandıkları bir argümana dönüşmektedir. Dünya tarihine bakacak olursak “Watergate Skandalı” bu durumun en çarpıcı örneklerindendir.

Görevleri gereği yasadışı oluşumların içine sızmak zorunda olan yahut temas kurmak zorunda kalan istihbarat teşkilatlarının milli menfaatler çizgisinde kalıp kalmadıklarının belirlenmesi ve gereken durumda gereken müdahalenin yapılabilmesi için de etkili bir denetim mekanizması zorunludur. Etkili bir denetim mekanizmasının varlığı halk nazarında da istihbarat teşkilatlarına karşı oluşabilecek menfi algıların önüne geçilmesini sağlayacaktır ve “gizlilik-şeffaflık dengesinin” sağlanmasında atılacak en somut adım olacaktır.

İstihbarat hizmet ve sağlayıcılarının denetim, gözetim ve kontrolünü sağlıklı bir şekilde yürütmek, onlardan en verimli şekilde yararlanmak yasama, yürütme ve yargının ortak sorumluluğunda olan yahut olması gereken bir şeydir. Gelişmiş modern ülkelerde çoğunlukla bu denge gözetilir. İstihbarat örgütleri görev alanlarına göre ilgili bakanlıklar bünyesinde yer alırlar ve görev alanları iyi tanımlanmıştır. İlgili Bakan, bakanlığı bünyesindeki güvenlik ve istihbarat konularına ilişkin politikaları belirlemede birincil yetki ve sorumluluklara sahiptir. Bunların parlamenter denetim ve kontrolünü sağlayan komiteler söz konusudur. İstihbarat komitelerinin bu teşkilatların politika ve uygulamalarının gerek belirlenmesi ve gerek denetim ve kontrolü üzerinde önemli yetkileri vardır.[6]

Ülkemizde bu bağlamda yetersiz de olsa çalışmalar sürmektedir. 6532 sayılı Kanunu’nun 12. Maddesi ile 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’na eklenen maddede Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu’nun görevleri şu şekilde sıralanmıştır:

Millî güvenliğe ilişkin konularda görüş ve öneriler sunmak
Güvenlik ve istihbarat konularında uluslararası alanda kabul gören gelişmeleri izlemek
Kendi faaliyetlerine ilişkin rapor hazırlamak
Güvenlik ve istihbarat hizmetleri sırasında elde edilen kişisel verilerin güvenliğini ve bireyin hak ve özgürlüklerini koruyucu öneriler geliştirmek.[7]

Kanunda sayılan bu yetkilere baktığımız zaman kurulan bu komisyonun modern devlet sistemlerindeki denetim görevini icra kabiliyetinden çok uzak olduğunu görürüz. Komisyonun “görüş ve öneri sunmak” ve “gelişmeleri izlemek” dışında aktif bir görevi kanunen yoktur. Yani istihbarat faaliyetlerinin yargısal denetimi dışında bunu tamamlayacak bir “parlamenter denetim” mekanizması henüz yoktur. Ancak MİT bu görüşte değildir ve konuya şu şekilde yaklaşmaktadır:

“MİT hâlihazırda, ülkemizin hukuk sisteminde kamu idarelerinin tabi olduğu tüm denetim mekanizmalarına tabidir. 6532 sayılı düzenlemeyle birlikte, Cumhuriyet tarihinde ilk defa MİT’in millet iradesinin doğrudan temsil edildiği TBMM tarafından denetlenmesinin önü açılmaktadır. TBMM bünyesinde kurulacak olan Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu ile demokratik ülkelerde mevcut olan önemli bir mekanizma ülkemize de kazandırılmaktadır.

MİT Müsteşarı’nın oluşturacağı bir Komisyon tarafından Teşkilat uhdesindeki bilgi ve belgelerin kullanıma ve paylaşılma açılmasının ve bunların akademik çalışmalar ile her türlü yayın ve edebi eserde kullanılmasının da önü açılarak tarihe tanıklık edilmesi açısından önemli bir gelişmeye imza atılmıştır.”[8]

√MİT’in siyasallaşmış bir kurum olduğunun düşünülmesi

MİT hiyerarşik olarak Başbakanlığa bağlıdır ve Başbakanlık ile arasında herhangi bir denetleme komisyonu veya istihbarat konseyi yoktur. İstihbarat sistemimizin kalbini oluşturan MİT’in siyasal irade ile olan bu yakın bağı, kurumun siyasallaştığının düşünülmesine sebep olmuştur. Mevcut sistem böyle iken MİT tarafından yürütülen faaliyetler ülke menfaatinden öte siyasal iradenin menfaatlerine yönelikmiş gibi bir algı oluşturmaktadır. Özellikle 2000’li yıllardan sonra teşkilat içindeki askeri vesayetin kırılmış olmasıyla beraber görev yapan sivil müsteşarlar, hükümet ile daha yakın bağlar kurmaya başlamıştır ve bu görüntü belli odaklarca suiistimal edilip MİT’in siyasallaştığı yorumu yapılmıştır.

Devlet güvenliği bağlamında kurumlar, hükümetin emirleri doğrultusunda hareket ederek milli menfaatler doğrultusunda hizmet etmelidir. Bu bakımdan istihbarat sisteminin unsurlarının tamamen siyasi iradeden bağımsız olarak hareket etmesi düşünülemez. Ancak bu konuda sicili pek de temiz olmayan bir sistem söz konusu olduğundan ve gerekli denetleme mekanizmaları mevcut olmadığından bu konuda yapılan eleştiriler çok da yersiz değildir.

1970-80 arası tarihlere baktığımız zaman MİT, küresel sistemde ülkenin ve kurumun pozisyonunu doğru belirleyememiş ve kurumun siyasallaştığını düşündürecek faaliyetlere girişmiştir. Güçlü bir milli iradenin ortaya koyulamadığı süreçlerde devlet kurumlarında bu tür eksen kaymaları görülmesi olasıdır. Konjonktür ne olursa olsun istihbarat kurumları her türlü siyasi kesime eşit mesafede durarak görev icra etmeli ve siyasi iradenin bu tarafsızlığa gölge düşürecek istihbarat ve güvenlik politikalarından belli denetim mekanizmaları vasıtasıyla uzak durmalıdır. Aynı şekilde siyasi irade de istihbarat kurumlarının bu hassasiyetini göz önünde bulundurarak hareket etmelidir.

Bu algının yıkılması için istihbarat sistemi kanaatimce en genel anlamda şu şekilde çalıştırılmalıdır:

Siyasi irade milli menfaatler doğrultusunda istihbarat teşkilatlarını çalıştırmalıdır.
İstihbarat teşkilatlarının siyasi irade ile olan doğrudan bağı kesilerek araya “ulusal istihbarat konseyi” tarzında yapılar konumlandırılmalıdır.
İstihbarat teşkilatlarının faaliyetleri parlamento tarafından istihbarat komisyonlarınca denetlenmelidir.
İstihbarat faaliyetlerinin yargısal denetimi yapılarak demokratik değerlerin çiğnenmesinin önüne geçilmelidir.

√İstihbaratta iç-dış istihbarat ayrımına kurumsal olarak gidilmemesi

Ülkemizde istihbarat sistemi iç ve dış olarak ayrılmamıştır. Siyasi irade ve MİT bu konuyla alakalı kendilerince haklı görüşler öne sürerek bu ayrımın yapılmasının gerekli olmadığını söylemektedir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi istihbarat, kendi kuralları ve doğası olan istisnai bir alandır. İstihbarat alanında düşünecekseniz devlet güvenliği anlamında diğer kurumlar bakımından kabul görmüş genellemeleri temel alamazsınız. Şöyle ki istihbarat teşkilatlarında kendi içinde her birim apayrı bir dünyadır. Bir stratejik istihbarat uzmanı ile bir kontrespiyonaj uzmanı birbirlerinin alanında çalışamazlar, çalışırlarsa verimli olmazlar. Yani istihbarat o kadar geniş bir alandır ki her faaliyet için ayrıca uzmanlaşma gerektirir. Her branşta çalışan elemanların paradigmaları birbirlerinden çok ayrıdır.

Bu bağlamda değerlendirildiğinde iç istihbarat ve dış istihbarat gibi çok temel iki alanın tek bir teşkilatta birleştirilmesi beraberinde verimsizliği getirir. Lafzen baktığımız zaman sanki aynı faaliyetin içte ve dışta olanı olarak algılansa da aslında durum böyle değildir. İstihbarat fonksiyonel olarak en genel anlamda “stratejik istihbarat” ve “taktik istihbarat” olarak ikiye ayrılabilir.

“Doğru bilgiye dayanarak geleceğe ilişkin gerçekçi öngörülerde bulunabilmek, imkân ve riskleri tahmin etmek ve olayları önceden kestirebilmek için sosyal bilimlerin ve teknolojinin sunmuş olduğu imkânlarla bilgi toplamak gerekmektedir. Bu bilgileri analiz etmek suretiyle geleceğe yönelik kararlar alma ihtiyacı, bir anlamda “strateji” ve “istihbaratın” kesiştiği bir alanı, “stratejik istihbarat” olgusunu ortaya çıkarmıştır. Bu çerçevede stratejik istihbaratın temel fonksiyonunun, geleceğe dair uyarılar yaparak izlenecek politikaların üzerine tesis edilebileceği bilgi, değerlendirme, analiz ve öngörüyü sağlamak olduğu söylenebilir.”[9] İç politika ile alakalı da muhakkak stratejik istihbarat çalışmaları yapılmalıdır ve yapılmaktadır, ancak stratejik istihbarat genel anlamda dış politika ile alakalıdır. Dış politika ile alakalı olarak stratejik istihbarat yapacak istihbarat analizcilerinin taktik istihbarat ile alakalı çalışan elemanlardan çok daha farklı bir eğitime tabi tutulmaları ve daha güçlü bir entelektüel zemine sahip olmaları gerekmektedir.

Tüm bunlar değerlendirildiğinde istihbarat sistemimiz iç ve dış istihbarat anlamında şu şekilde oluşturulmalıdır:

İstihbarat sisteminde dış istihbarat alanında çalışacak yeni bir teşkilat kurulmalı yahut MİT sadece dış istihbarat odaklı çalışacak operasyonel bir istihbarat teşkilatına dönüştürülmelidir.
KDGM koordinasyon gibi gereksiz bir görevden sıyrılarak iç istihbarat alanında çalışacak bir teşkilata dönüştürülmelidir.
Bu iki ana teşkilatın bağlı olduğu bir merkezi istihbarat teşkilatı kurulmalı yahut MİT’in dış istihbarat görevini üstlendiği sistemde aynı zamanda merkezi istihbarat teşkilatı şeklinde çalışacak bir özelliğe kavuşturulması gerekmektedir.


√MİT’in operasyonel yetki ve kabiliyetinin olmaması

MİT bugüne kadar kanun gereği operasyon yapma yetkisine sahip değildi. (Bu konuyla alakalı geçmişte ayrıca bir yazı yazmıştım) Özellikle dış ülkelerde gerçekleştireceği operasyonlarda istihbari faaliyetleri bitirdikten sonra askeri operasyon için “Genelkurmay Özel Harekât Daire Başkanlığı” ile ortak hareket etmek durumunda kalıyordu. Günümüzde de bu durum devam etmektedir. Dünya üzerindeki gelişmiş ülkelerin istihbarat teşkilatlarına baktığımız zaman tamamına yakınının operasyonel yetkiye ve kabiliyete sahip olduğunu görürüz. Hatta dünya üzerinde operasyonel kabiliyeti ile deyim yerindeyse nam salmış teşkilatlar vardır ve bu teşkilatlar herkesin üzerinde görüş birliğine varacağı gibi dünyanın en gelişmiş istihbarat teşkilatlarıdır.

İstihbarat mahrem bir alandır ve yürütülen faaliyetlerin azami ölçüde gizli olması gerekir. Hele ki yurtdışı görevlerinde bu gizlilik hem personelin can güvenliği hem de operasyonun tehlikeye düşmemesi bakımından son derece önemlidir. MİT’in operasyonel faaliyetlerini her ne kadar bu ülkenin kurumları yerine getirse de bu durum hem operasyonların gizliliği tehlikeye girdiği için hem de başarısız olan operasyonlar sonucunda kurumlar birbirlerini suçlayıp yıprandığı için sakıncalıdır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi 17/4/2014 tarihinde yürürlüğe giren 6532 sayılı kanunun birinci maddesi ile eklenen ‘h’ bendi yurt içi ve dışında operasyonel yetki anlamında açık kapı bırakmıştır. Kanun maddesine göre MİT, dış güvenlik, terörle mücadele ve millî güvenliğe ilişkin konularda Bakanlar Kurulunca verilen görevleri yerine getirmekle mükellefti.[10] Bu madde MİT’e operasyonel yetki verilebileceği şeklinde yorumlanmıştır.

6532 sayılı kanun ile getirilen değişiklik her ne kadar operasyonel yetki anlamında açık kapı bıraksa da bu yetkini kanunda açıkça verilmesi gerekmektedir. Çünkü bu tür yoruma açık maddeler kurumların siyasi tartışmalar ile yıpranmasına sebep olmaktadır. Ayrıca kanunen operasyonel yetki verilmiş olsa bile önemli olan bunu hayata geçirmektir. Verilecek bu yetkinin pratikte uygulanabilmesi için de MİT içinde operasyonel kadrolar yetiştirilmelidir.

√İstihbarat kurumları arasındaki koordinasyon eksikliği

Prof.Dr.Mahir KAYNAK’ın deyimiyle “darbeli demokrasiye” sahip ülkemizde çalkantılı siyasal süreçler beraberinde hantal ve güvensiz bir bürokrasi anlayışı getirmiştir. Güvensizden kastım hem halka olan güvensizlik hem de devlet güvenlik mekanizmasındaki kurumların birbirine karşı olan güvensizlikleridir. Halka olan güvensizlik devlet yapımıza en basit anlamda fişleme kültürü” şeklinde yansımışken kurumların birbirlerine olan güvensizlikleri istihbarat savaşları şeklinde yansımıştır. Milli menfaatler ve devlet güvenliği doğrultusunda müşterek hareket etmeleri gereken kurumlardan kimi kendisini “laikliğin koruyucusu”, kimi “devletin koruyucusu” kimi ise ‘’toplumsal düzenin koruyucusu’’ ilan etmiş ve bundan dolayı da sürekli birbirleri ile savaş halinde olmuşlardır.

Kurumlar arası bu savaş daha çok istihbarat zemininde olmuştur. Tabi oldukları kanunlar gereği siyasi arenada doğrudan etkinlik sergileyemeyen kurumlar bu eksikliği istihbarat alanında birbirlerini mağlup ederek kapatmaya çalışmışlardır. Zaten hiç şüphesiz istihbarat savaşları vasıtası ile siyasi anlamda yaratmak istedikleri etkiyi yaratmayı başarmışlardır. Müslüm Gündüz vakası asker ile polis arasındaki istihbarat savaşları açısından gayet popüler bir örnektir.

Birbirlerine güveni olmayan savaş halindeki kurumlardan koordineli bir şekilde çalışarak devlet güvenliğine müşterek katkı sunmalarını beklemek çok zordur. Birbirlerinden istihbarat saklamayı bırakın birbirlerine karşı kontrespiyonaj faaliyetleri yürüten kurumlarımız ayrı ayrı değerlendirildiğinde güçlü kurumlar olmasına karşın birbirlerinin enerjisini yok ederek devlet güvenliği anlamında zafiyet oluşturmaktadır. Bu problemin giderilmesi için yapılması gerekenler kanaatimce şunlardır:

Devlet güvenlik kurumlarının görev tanımlarının çok açık bir şekilde belirlenmesi
Belirlenen görev tanımı dışında hareket edecek kurumların denetimini sağlayabilecek merkezi bir denetleme kurumu yahut parlamenter bir denetleme komisyonunun kurulması
Devlet güvenlik kurumlarının istihbarat kesiminin etkili bir şekilde yönetilebileceği merkezi bir istihbarat sistemi oluşturulması

SONUÇ

Tüm bu bilgiler ışığında son olarak kısaca geleceğin dünyasında devlet güvenliği anlamında daha etkili olabilecek güçlü bir Türk istihbarat sisteminin nasıl şekillenmesine dair kanaatlerime yer vereceğim.

Öncelikle Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir istihbarat sistemi inşa ederken geçmişte yaptığımız gibi kurum kapatıp kurum açmak yolunu tercih etmek yerine mevcut kurumların aksayan yönlerini gidermeli ve bu kurumların stratejik zihniyetlerini revize etmeliyiz. Halk unsurunu her zaman göz önünde bulundurmalı ve halkın devlet güvenlik kurumlarına bakış açısındaki algı yanlışlıklarını giderecek politikalar üretmeliyiz.

2000’li yıllardan sonraki istihbarat sistemimizi incelediğimiz zaman özellikle son yıllarda sistemli bir genişleme göze çarpmaktadır. Örneğin 2006 yılında Başbakanlı Güvenlik İşleri Başkanlığı genel müdürlük statüsüne dönüştürülmüştür. 2011 yılında 5952 sayılı kanun ile “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” kurulmuştur. Nisan 2014’de 6532 sayılı kanun ile MİT bazı alanlarda daha güçlü bir hale getirilmiştir.

Bunlar hiç şüphesiz güzel gelişmelerdir ancak ülkedeki siyasal süreçle beraber değerlendirildiğinde karşımıza daha farklı bir tablo çıkmaktadır. İlk olarak devletin PKK konusunda çözüm sürecine giriştiği bir dönemde KDGM gibi terörle alakalı konularda devlet kurumları arasındaki koordinasyonu sağlamak için bir kurum oluşturulması pek yerinde bir hamle olarak görülmemektedir. Zaten baktığımız zaman KDGM’nin hiçbir zaman etkili bir teşkilat olamadığı görmekteyiz. Bu durum akıllara şu soruları getirmektedir; acaba siyasi iradenin 2023 gibi bir hedef koyduğu bir konjonktürde bize anlamsız gelen hareketler Türkiye’nin stratejik planları çerçevesinde yeni istihbarat sistemi için atılan tohumlar mıdır? Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın başbakan olduğu dönemde, aynı zamanda KDGM kurulmadan hemen önce, Mayıs 2010 tarihinde Brezilya’ya giderken söylediği “MİT’in birinci derecede ağırlıklı görevi yurtdışı istihbaratıdır.” söylemi bu bağlamda bir mesaj olarak değerlendirilebilir mi?

Tüm bunlar çerçevesinde kanaatimce gelecekte Türk istihbarat sistemi şu şekilde oluşturulmalıdır:

MİT iç istihbarat ile alakalı görev ve yetkilerini KDGM’ye devretmelidir.
MİT dışında genel müdürlük ve başkanlık şeklinde örgütlenmiş istihbarat birimleri iç istihbarat bağlamında KDGM altında faaliyet göstermeli ancak idari olarak(idare hukukundaki idari vesayet tarzı bir sistem oturtulabilir) KDGM bünyesinde yer almayıp sadece ona bağlı olmalıdır.
MİT ve KDGM yetki alanları açıkça belirlenip bu alanlarda operasyonel faaliyetler yürütebilmeleri için kanuni ve fiziki şartlar oluşturulmalıdır.
MİT daha çok istihbaratın stratejik boyutuyla alakalı çalışmalar yapmalıdır ve bunu yaparken ülkedeki düşünce kuruluşları ve üniversiteler ile yakın temas içinde olmalıdır. (Lafzen değil, fiili olarak)
MİT istihbarat sisteminin merkezinde olmalı ve “haber alma değil” “intelligence” yapmalıdır.
Güçlü bir merkezi teşkilat haline getirilecek olan MİT’in ve iç istihbaratın merkezi olan KDGM’nin kontrolsüz bir güç haline gelmemesi için bu kurumların müsteşarları şeklen siyasi sorumluluğu olan bir bakana bağlanmalıdır. Bu bakanın oy kaygısı olmayan, meclis dışından atanan bir bakan olması yerinde olur.
Bu bakan mecliste bir “ulusal istihbarat komisyonu” tarafından denetlenmelidir. Yargılama usulüne ilişkin milletvekillerinin yargılanma usulleri uygulanmalıdır.
MİT ve KDGM müsteşarının yargılanması özel izne tabi olur. İzin yetkisi ilgili bakanda olur. Böylelikle hem siyaseten hükümet rahatlar, hem denetim açısından sağlıklı bir istihbarat sistemi olur, hem de teşkilat yöneticileri güvencede olur.
Önerilen sistemde siyasiler ile bürokratlar arasındaki denge iyi kurulamazsa kurumlar yıpranabilir. Bu sebepten dolayı parlamento çatısı altında kurulacak denetleme komisyonuna halkın seçmiş olduğu Cumhurbaşkanı tarafından belli sayıda atama yapılmalıdır.

“Kara Vasıf Bey ile birlikte Mondros Mütarekesi’nden sonra Karakol Cemiyeti’ni kuran, milli mücadele sürecinde Anadolu’ya silah ve subay kaçırmakla görevli istihbaratçımız “İsa” kod adlı GALATALI ŞEVKET’in aziz hatırasına ithaf… Ruhu şad olsun… Saygılarımla…”


[1] Ahmet DAVUTOĞLU, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 80.Baskı, İstanbul, Kasım 2012,  sf.17

[2] Saygı ÖZTÜRK,  Apo Olayının Perde Arkası, Doğan Yayıncılık, 4.Baskı, İstanbul, Mayıs 2009, sf.73-76

[3] 6532 Sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, madde.3

[4]http://www.mit.gov.tr/2937.html, (25.03.2015 Tarihinde Erişilmiştir)

[5] Ertan BEŞE ve Merve SEREN, “Stratejik İstihbarat Olgusunun Teorik Çerçevesi, Unsurları ve Terörle Mücadele Politikaları Açısından Rolü ve Önemi’’, Polis Bilimleri Dergisi, Cilt:13, Ankara, 2011, s.123-145

[6] Onur SEÇKİN, “ Devlet Güvenliği Kapsamında İstihbarat Alanında Karşılaşılan Sorunlar’’, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2010, sf.47

[7] 6532 sayılı ‘’Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’’, madde.12

[8]http://www.mit.gov.tr/2937.html, (25.03.2015 Tarihinde Erişilmiştir)

[9] Ertan BEŞE ve Merve SEREN, a.g.e. , sf.127

[10] 2937 sayılı ‘’Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’’, madde.4/h

ΧΑΙΡΕΤΕ“!

ΕΛΛΗΝΑΣ

-/-

Αφήστε μια απάντηση

Η ηλ. διεύθυνσή σας δεν δημοσιεύεται. Τα υποχρεωτικά πεδία σημειώνονται με *