ΤΟΥ ΑΓΙΟΥ ΑΘΑΝΑΣΙΟΥ ΣΗΜΕΡΑ! ΒΟΗΘΕΙΑ ΜΑΣ!..
1.
AB Komisyonu Başkanı von der Leyen, X’e entegre yapay zeka aracı Grok’un cinsel içerikli sahte görseller hazırlama özelliğinden dehşete düştüğünü söyledi.
2.





ΕΜΒΟΛΙΜΗ… “ΤΣΟΝΤΑ”!

3.
Amerika’nın gizemli silahı: Gerçek mi? Propaganda mı?
15.01.2026
ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırma operasyonun ardından ortaya atılan “gizemli silah” iddiaları tartışılmaya devam ediyor.
Bu sarsıcı iddialar, ilk olarak Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt tarafından Cumhuriyetçi çizgideki Mike Netter adlı kullanıcının bir tweetini alıntılayarak takipçilerine “Her işinizi bırakıp bunu okuyun” diye paylaşmasıyla görünür hale geldi.
Paylaşımda Venezuela’daki operasyona tanıklık olduğu iddia edilen bir güvenlik görevlisi “Bir noktada bir şey fırlattılar. Çok yoğun bir ses dalgası gibiydi. Bir anda başımın içten içe patladığını hissettim” ifadeleriyle gizemli silahtan bahsediyordu.
Yirmi Amerikan askerinin hiçbir kayıp vermeden yüzlerce Venezuella askerini öldürdüğünü anlatan sözde güvenlik görevlisi, “Hepimizin burnu kanamaya başladı. Bazıları kan kusuyordu. Yere yığıldık, hareket edemez hale geldik” ifadelerini kullanıyordu.
Herhangi bir video ve görselle desteklenmemiş yazılı röportajın kurgu olma ihtimali çok yüksek görülüyor.
Zaten “O halde sizce bölgedeki diğer ülkeler Amerikalılarla karşı karşıya gelmeden önce iki kez düşünmeli mi?” gibi sorulardaki yönlendirme gayreti propaganda amacını yansıtıyor.
Aslında bu haliyle viral olma kaygısıyla kurgulanmış bir içerik gibi duran yazılı röportajla ilgili asıl çarpıcı olan ise Leavitt’in takipçilerini abartılı ifadelerle bu paylaşıma yönlendirmesidir.
Tam da bu atmosferde CNN’in yayımladığı bir haber ise tartışmayı daha üst seviyeye taşıdı. Çünkü bu kez ortada söylenti değil, daha ciddi iddialar vardı.
CNN’in dört ayrı kaynağa dayandırdığı haberine göre, Pentagon, “Havana Sendromu” ile bağlantılı olabileceğinden şüphelendiği bir cihazı gizli operasyonla satın alarak bir yıldan uzun süredir test ediliyordu.
Menşei belirtilmeyen bu cihazın eski ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin son günlerinde, İç Güvenlik Bakanlığı’na bağlı İç Güvenlik Soruşturmaları (HSI) tarafından alındığı ifade ediliyordu.
Net rakam vermekten kaçınılan gizemli silahla ilgili “Sekiz rakamlı” bir ödemeden yani milyonlarca dolardan bahsediliyordu.
HAVANA SENDROMU: KAPATILAMAYAN DOSYA
“Havana Sendromu” ise ilk kez 2016’da Küba’daki ABD diplomatlarının ani vertigo, şiddetli baş ağrıları, mide bulantısı ve denge kaybı yaşamasıyla ortaya çıktı. Sonraki yıllarda hafıza problemleri gibi semptomlarla tanımlanan vakalar dünya geneline yayıldı.
ABD istihbarat camiası on yıl boyunca şu soruya cevap aradı: “Bu insanlar yabancı bir devletin yönlendirilmiş enerji saldırısına mı maruz kaldı?”
Ancak Amerikan yönetimi yıllarca bu vakaları “stres”, “psikolojik etki” ya da “çevresel faktörler” diyerek geçiştirdi. Kongreye de yansıyan bu ilginç ve gizemli dosya hiçbir zaman kapanmadı. Çünkü ortada tekil bir vaka değil, coğrafyadan bağımsız, tekrar eden bir tablo vardı.
Yönetimlerin görmezden gelme yaklaşımları, semptomları diplomatların kariyerlerini bitirecek kadar ağır olan mağdurları öfkelendirdi. Birçoğu, Rusya’yı işaret eden kanıtların görmezden gelindiğine inandı. Bazı mevcut ve eski CIA mensupları, kurumun soruşturmayı bilerek yumuşattığını düşünüyor
SIRT ÇANTASINA SIĞAN KORKU
Şimdi ise CNN’e konuşan kaynaklar yıllardır “komplo” diye küçümsenen iddialarla örtüşen bir gizemli silahtan bahsetti.
Darbeli elektromanyetik ya da radyo dalgaları yaydığı belirtilen cihazın taşınabilir, hatta bir sırt çantasına sığabilecek boyutta getirildiği, Rus menşeli olmasa da Rus bileşenleri içerdiği ifade ediliyor.
Bu tanım, “Havana Sendromu” mağdurlarının yıllardır anlattığı tabloyla neredeyse birebir aynı. Patlama yok, mermi yok, ses yok… ama baş dönmesi, kusma ve kalıcı hasar var.
Pentagon’un bu cihazı satın alması, mağdurlar için bir dönüm noktası olabilir. Çünkü bu, yıllardır “hayal görüyorsunuz” denilen insanların iddialarını ilk kez kurumsal düzeyde ciddiye alan bir adım olarak değerlendiriliyor.
Şimdi bu tabloyu Venezuela operasyonuyla yan yana koymak gerekiyor. Üzerinden 12 gün geçmesine rağmen bu sarsıcı operasyonla ilgili bir çok soru işareti ve çelişki ortada duruyor.
Böylesine riskli bir operasyonun neticesinde ABD tarafında tek bir asker kaybı yokken Venezuela tarafında 100’ün üzerinde güvenlik personeli nasıl öldü?
Hava savunma sistemleri neden devreye giremedi? Helikopterlere karşı etkili bir saldırı niçin yapılamadı? Radar ve iletişim sistemlerinin sustuğuna dair güçlü iddialar var.
Bu tablo gerçekten gizemli silah etkisinden mi? Yoksa planlama, istihbarat ve güç dengesindeki farkından mı kaynaklandığı belirsiz.
İşin ilgin yanı Amerika cephesinde operasyonla ilgili abartılı güç gösterisi, propaganda çabası hatta tüm dünyaya korku salma gayretleri varken Venezuella cephesinde saldırının teknik boyutuyla ilgili net açıklamaların olmamasıdır.
Bu durum acaba Venezuella askeri gücünün açıklamayacağı kadar utanç verici bir tabloya mı? İhanete mi? Savunma yetersizliğine mi işaret ediyor?
Yoksa operasyonun detaylarıyla ilgili yeni Venezuella yönetimiyle Amerika arasında gizli bir mutabakat mı söz konusu?
Ortada güven veren bilgiler ve kanıtlar olmadan bu soruların giderek çoğalması muhtemel. Belki de asıl mesele gizemli bir silahın varlığı değil, belirsizliğin bilinçli olarak korunması.
ÖNGÖRÜLEMEZ TRUMP’IN EN GÜÇLÜ SİLAHI BELİRSİZLİK
ABD’nin geçmişten beri enerji, ses, lazer ve sonik unsurları silaha dönüştürmek için çalıştığına dair iddiaları var. Ancak geliştirildiği ileri sürülen gizemli silahın gerçekten Venezuella’da kullanıldığına dair güven verici teknik bir kanıt henüz ortada yok.
Onun yerine Trump yönetiminin en sevdiği belirsizlik ve propaganda var.
Trump siyasetinde güç, hesap vermekle değil öngörülemezlik ve efsane üretmekle inşa ediliyor. Çünkü netlik risklidir ve sorumluluk doğurur. Belirsizlik ise korku üretir.
Bu nedenle gizemli silah iddiaları tam olarak doğrulanması ya da yalanlanması yerine gri alanda bırakılıyor. Çünkü Trump yönetimi için böylesi oyun değiştirebilecek bir silahın söylentisi kendisinden daha çok işe yarıyor.
Bu strateji aynı zamanda iç politikaya da hizmet ediyor. MAGA (Amerikayı Yeniden Harika Yap) evreninde Amerika’nın gücü, somut verilerden çok mitlerle besleniyor.
Ortaya atılan gizemli silah anlatıları da bu mitinin hammaddesidir. Kanıt aranmaz; hikaye yeterince tehditkar ve üstünlük hissi uyandırıyorsa yeterlidir.
OPERASYON TERS GİTSEYDİ
Venezuela operasyonu ters gitseydi; bir Amerikan helikopteri düşürülseydi, özel birliklerden kayıplar gelseydi, tabut görüntüleri sosyal medyaya yansısaydı ne olurdu?
Trump’ın “güçlü lider” anlatısı bir anda iç politik krize dönüşebilirdi. Çünkü MAGA tabanı sertliği alkışlar ama tabut görmek istemez.
Trump’ın yıllarca eleştirdiği “gereksiz savaşlar” söylemi, bu kez kendi hanesine yazılabilirdi.
Kayıp durumu, Trump için yalnızca askeri değil sembolik bir yıkım anlamına gelirdi. “Amerika’yı maceralardan uzak tutan lider” imajı çöker, Obama ve Bush dönemlerine yönelttiği tüm eleştiriler bumerang gibi geri dönerdi.
Üstelik böyle bir senaryo, başta demokratlara ve Trump karşıtı Cumhuriyetçilere de güçlü bir koz verirdi.
İşte bu yüzden operasyon baştan sona yüksek riskliydi. Ve işte bu yüzden kayıp yaşanmaması, tüm çelişkileri görünmez kıldı. Risk, başarı gibi satıldı.
Operasyon, “cerrahi zafer” ve “kimsenin bilmediği teknoloji” masalıyla paketlendi.
Geride kalan şey başarılı bir askeri operasyonun yanı sıra korkunun propaganda malzemesine dönüştürüldüğü bir siyaset pratiğidir.
Trump Venezuella’daki sarsıcı operasyonuyla artık İran’dan Küba’ya Meksika’dan Kolombiya’ya Kanada’dan Grönland’a korku salma peşinde.
Ve bu pratik, yeni krizlerde yeniden kullanılmak üzere, belirsizliğini özellikle korumaktadır.
“GİZEMLİ SİLAH” YENİ NESİL SAVAŞIN HABERCİSİ Mİ?
Trump yönetiminin “en güçlü ordu”, “en gelişmiş silahlar”, “kimsenin bilmediği sistemler” söylemi yalnızca askeri bir özgüven gösterisi değil; bilinçli bir psikolojik harp stratejisidir.
Gündeme sokulan “gizemli silah” iddiaları, kanıtlanmaktan çok inandırılmak isteniyor.
Pentagon’un sessizliği, Beyaz Saray’ın muğlaklığı, sosyal medyada dolaştırılan yarı-resmi anlatılar hepsi aynı amaca hizmet ediyor: öngörülemez bir Amerika imajı.
“Deli adam teorisini” kullanan Trump için bu belirsizlik bir zayıflık değil, aksine siyasi bir avantajdır. Bu nedenle gizemli silah iddiaları, doğrulansın diye değil, konuşulsun diye vardır. Propaganda tam da burada devreye girer.
Trump’ı gibi güç gösterisinden hoşlanan bir başkanın resmi olarak kabul etmese de bu gizemli silah anlatısını abartılı şekilde kullanılmasına devam edeceği açıktır.
En karanlık ihtimal ise eğer bu teknoloji uygulanabilir ve çoğaltılabilir ise, artık birden fazla ülke, iz bırakmadan karşılıklı diplomatlarını, casuslarını ve askerlerini etkisiz hale getirebilecek bu silahlara sahip olabilir.
Bu da demek oluyor ki mesele sadece Venezuela ya da Havana Sendromu değil. Bu, yeni nesil bir savaş biçimidir.
Amerika’nın gizemli silahı gerçek de olabilir, ustaca kurgulanmış bir propaganda da.
Ama asıl endişe verici olan dünyanın, kanıt bırakmayan ölümcül silahların kullanıldığı yeni bir dönemin eşiğinde olabileceğidir.
4.
Geleceği okuyan Türkiye
- 15.01.2026
Ülkede bir muhalefet var mı, yok mu belli değil. Dünya yanıyor, yıkılıyor, ateş çemberi etrafımızda halkalanıyor umurlarında değil. Eleştiri diye ülkenin hayati çıkarlarını görmezden gelen, hatta tehdit eden birbirinden tutarsız, gerçeklerden kopuk, sıradan cümleler kurmaktan öte bir yaklaşımları yok.
Hep söylüyoruz, dış politika milli politikadır, devlet politikasıdır. Öncelik ülkemizin ve milletimizin çıkarlarıdır. Dış politika ile ilgili hususlarda iktidar ve muhalefet ayrımı olmaz. Hele böyle bir çağda ve ortamda hiç kimsenin devletin ve milletin geleceğinden bağımsız bir yerde durması asla uygun olmaz…
Türkiye’nin son on yılda izlediği dış politika çizgisi, “devletin varlık ve devamlılığını merkeze alan bir güvenlik anlayışı”nı esas alan bir stratejik akla dönüşmüştür.
Bu yaklaşım, dış politikayı salt dış ilişkilerin düzenlenmesi alanı olmaktan çıkarıp, zorunlu olarak iç güvenliğin mekânsal uzantısı hâline getirmiştir.
Bu çerçevede Orta Doğu coğrafyası, Türkiye için artık “dış çevre” değil, ülkenin siyasal bütünlüğü ve iç istikrarının belirlendiği, geleceğinin şekillendiği genişletilmiş bir güvenlik alanı olarak kavramsallaştırılmıştır.
Bu stratejik zihniyetin temelinde, bölgesel düzenin pasif biçimde korunmasının Türkiye için güvenlik üretmediği, aksine uzun vadede kırılganlık doğurduğu hakikati bulunmaktadır.
Suriye, Irak ve İran’da meydana gelen her siyasal ve kurumsal kırılmayı, yalnızca bu ülkelerin iç sorunları olarak değil, doğrudan Türkiye’nin iç düzenini etkileyen sistemik şoklar olarak değerlendirmek şarttır. Bu nedenle PKK ve çevre ülkelerdeki bağlantılı terör yapıları meselesi de klasik iç siyaset kategorisinin dışına taşmış; çok uluslu, çok aktörlü jeopolitik bir dosya hâline gelmiştir.
Bu okuma içinde Amerika Birleşik Devletleri, bölgesel istikrarı kuran değil, mevcut düzeni yeniden yapılandıran ve bu süreçte yeni kırılganlık alanları üreten bir aktördür.
İran dosyası, bu paradigmanın en belirgin tezahürlerinden biridir. Bu nedenledir ki, Ankara, İran’daki toplumsal hareketleri ve dış müdahale söylemlerini liberal normatif çerçeveler üzerinden değil, “devlet kapasitesinin çöküşü” olasılığı üzerinden okumaktadır.
Zira İran’ın kurumsal ve siyasal bütünlüğünü kaybetmesi, Irak örneğinde olduğu gibi, bölgesel ölçekte bir güç boşluğu doğuracak; bu boşluk, radikal silahlı grupların yayılması, ayrılıkçı hareketlerin güç kazanması, yeni göç dalgalarının ortaya çıkması ve Türkiye’nin yakın komşusunda fiilî bir kaos kuşağının oluşmasıyla sonuçlanacaktır.
Bu nedenle Ankara, mevcut İran rejiminin baskıcı yönelimlerini meşrulaştırmasa bile, devlet kapasitesinin korunmasını, rejimin zayıflatılmasına kıyasla daha hayati bir güvenlik önceliği olarak görmektedir.
Elbette Türkiye’nin örtük tercihi, İran’ın çökmemesi fakat aynı zamanda bölgesel güç kapasitesini artırarak hegemonik bir aktöre dönüşmemesi yönünde dengeli bir statünün korunmasıdır.
Suriye sahasında ise mesele, insan hakları, demokratikleşme ya da rejim tartışmalarından çok, ülkenin kuzeyinin Türkiye karşıtı bir jeopolitik koridora dönüşüp dönüşmeyeceği sorusu etrafında şekillenmektedir.
Ankara’nın devlet aklı, YPG yapılanmasını PKK’nın sınır ötesi bir devletleşme girişimi olarak tanımlamakta ve bu yapının desteklenmesini Türkiye’yi çevreleyen yeni bir bölgesel mimarinin inşası olarak okumaktadır.
Bu mimarinin kalıcılaşması, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunun uzun vadede jeopolitik bir kuşatma altına girmesi anlamına gelecektir.
Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı, geçici bir müdahale alanı değil, doğrudan kendi teritoryal güvenliğini savunan yapısal bir konumlanmadır.
Şam ile normalleşme dahi, bu jeopolitik kuşatmanın kırılması sağlanmadan sınırlı stratejik değer taşımaktadır.
Bu genel çerçeve içinde ABD, klasik müttefiklik kalıplarının ötesinde, Türkiye’nin jeopolitik hareket alanını daraltan bir sistem aktörü olarak konumlanmaktadır.
Bütün bunlardan dolayıdır ki, NATO üyeliği sürdürülmekte, fakat Washington’a yönelik güven sınırlı tutulmakta; Rusya ve Çin gibi aktörlerle geliştirilen ilişkiler, ideolojik yakınlaşmalardan ziyade çok kutuplu sistem içinde manevra alanı açma amacı taşımaktadır. “Çok kutupluluk” söylemi bu nedenle normatif bir dış politika tercihi değil, hayatta kalma temelli bir dengeleme stratejisidir.
Bütün bu hamlelerin arkasında, Türkiye’nin Balkanlar–Kafkasya–Orta Doğu ekseninde edilgen bir çevre ülkesi değil, bölgesel düzen kurucu bir merkez güç olma hedefi bulunmaktadır.
Suriye, Irak, Libya, Karabağ ve İran dosyalarındaki etkinlik, bu çerçevede yayılmacı bir vizyonun değil, “jeopolitik boğulmayı önleme savunması”nın parçasıdır. Türkiye, bu strateji aracılığıyla, kendi güvenliğini sınırlarının içinde olduğu gibi çevre havzalarda da şekillendirmeye yönelmiştir.
Bu yaklaşımın ekonomik etkisi vardır. Türkiye, “jeopolitik savunma bütçesi” kullanmak zorundadır. Askerî varlıkların sürdürülmesi, savunma sanayii yatırımları, göç yönetimi, enerji güvenliği ve bölgesel operasyonel diplomasi, kamusal kaynakların önemli bir bölümünü emmekte; bu durum enflasyonist baskı ve ekonomik daralma şeklinde topluma yansımaktadır. Ancak bu harcamalar, ekonomik bir kayıp değil, devletin varlığını sigortalayan zorunlu maliyetlerdir.
Bugün refahtan feragat etmek, yarın jeopolitik çözülmeden kaçınmanın bedelidir. Türkiye bu çerçevede alan hâkimiyetini; coğrafi güvenliği temin etmektedir. Bu maliyetli jeopolitik yatırımı elbette önümüzdeki süreçte Türkiye’yi bölgesel merkez güç statüsüne dönüştürecektir
Son tahlilde, Türkiye’nin bugünkü dış politika yönelimi, normatif diplomasi ile realist güvenlikçilik arasında değil, doğrudan “devletin varlık alanını genişleten bir jeopolitik savunma doktrini” olarak tanımlanmalıdır. Bu bir hal bir ekonomik maliyet üretmektedir; ancak yumuşak, edilgen ve çevrelenmiş bir Türkiye, ekonomik maliyetlerden çok daha büyük bir beka tehdididir.
5.
İsrailli Haham’ın en büyük korkusu! Türk askeri postallarıyla sınırımızda…
Türkiye’nin Ortadoğu’daki stratejik hamlelerinden rahatsız olmaya devam eden İsrailliler Türkiye’nin İran’dan daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ifade etti. İsrailli Haham Türkiye analizinde dikkat çeken ifadelere yer verdi.
-
Haber 7-ÖZEL
İslam ülkeleri içerisinde başarılarıyla öne çıkan Türkiye, Ortadoğu’ya barışın gelmesi için mücadele eden devletlerin başında yer almaktadır. Ancak İsrail hükümeti ise Türkiye’nin bölgenin huzuru için izlediği strateji ve politikalardan rahatsız olmaya devam ediyor.
savunma sanayisindeki üstün başarıları ile her fırsatta İsrailli uzmanların hedefi olan Türkiye’ye bu kez de İsrailli Haham’ın hedefi oldu.
İran’daki protestolara ilişkin konuşan Haham Türkiye’nin İran’dan daha karmaşık bir stratejiye sahip olduğunu belirten bir açıklamada bulundu.
İsrailli Haham Pesach Wolicki Türkiye’nin Ortadoğu’daki stratejik emelleri ve İsrail ile derin rekabetini konuştu.
Haham Wolicki, Türkiye’nin Osmanlı geçmişi ve dini ideolojileri nedeniyle yayılmacı bir politika izlediğini ve bölgedeki etkisini kalıcı hale getirmek istediğini vurguladığını belirtti.
Türkiye’nin Batı ile iyi ilişkileri ve NATO üyesi olması nedeniyle kendi çıkarlarına diplomatik bir kılıf belirleyerek savunma yürüttüğünü, İsrail’in ise bölgede Türkiye’nin sahip olduğu avantajlara sahip olmadığı için oluşturmak istediği nüfuzu güvenlik ittifakları ve teknolojik üstünlük kurarak sağlamaya çalıştığını ifade etti.

“TÜRKİYE İRAN’DAN DAHA KARMAŞIK BİR STRATEJİYE SAHİP”
Türkiye’nin uzun vadede İsrail için İran’dan daha karmaşık ve ciddi bir stratejik rakip haline geldiğini vurguladı.
Haham Pesach Wolicki, “İran İsrail’in bir numaralı düşmanı olarak görülse de, uzun vadede stratejik açıdan en büyük rakip Türkiye’dir. İran’ın tehdidi açık ve askeridir, ancak Türkiye’nin bölgedeki düzeni yeniden şekillendirme çabası daha kalıcı bir risk teşkil etmektedir” ifadelerini kullandı.

“TÜRK ASKERLERİ POSTALLARIYLA SINIRDA DAYANAK NOKTASI OLUŞTURMAK İSTİYOR”
İsrail’in en büyük korkularından olan Türk askerinin Gazze’ye girmesine ilişkin ise Haham Wolicki, “İsrail’in güney sınırında Türk askerleri postallarıyla bir dayanak noktası elde etmek istiyor” dedi.

İSRAİLLİ HAHAM NATO ÜYESİ OLMAMIZDAN RAHATSIZ OLDU
Türkiye’nin geniş coğrafyalarda faaliyet göstermesinden rahatsız olan İsrailli Haham, NATO üyeliğine sahip olan Türkiye’nin diplomatik meşruiyet ve koruma altında faaliyetlerini yürüttüğünü belirterek Suriye ve Libya’da kalıcı varlık elde ettiğini dile getirerek, “İran’ın aksine Türkiye bunu Batılı kurumların içinden, bir NATO üyesi olma örtüsü altında, Batılı politika yapıcıların onayı veya hoşgörüsüyle yapıyor. Türkiye (Suriye’de) kısa süreliğine müdahale edip geri çekilmedi; Türk ordusu tarafından kontrol edilen kalıcı bölgeler kurdu” dedi.
6. ΧΡΩΣΤΟΥΜΕΝΟ ΘΕΜΑ!
Διαβάστε παρακάτω, στο τ/Κείμενο, έναν από τους λόγους που υποχρέωσαν τον Τ/ΥΠΑΜ να πάει ο ίδιος προσωπικώς στο τ/ΓΕΣ, κατά την εκδήλωση της “αναφοράς πεπραγμένων” του υπόψη Επιτελείου στα τέλη του 2025!
Το τ/ΓΕΣ συγκεκριμένα έχει πολλά σοβαρά θέματα να επιλύσει, με κυριότερο αυτό της διαφθοράς, αλλά και άλλα, όπως της μη συνάφειας και της μη ικανοποιητικής μεταξύ τους συσχετίσεως των σημερινών δυνάμεων του “ΤΣΞ”, με αποτέλεσμα να παρουσιάζονται σοαβαρά προβλήματα συντονισμού, κυρίως κατά την εκδήλωση ενιαίας διακλαδικής επχ-κής δράσεως!
Ένα άλλο πρόβλημα είναι η πολυμορφία των υφισταμένων οπλικών συστημάτων και η ανισοκατανομή τους, κυρίως προς τις “Δυνάμεις Κρούσεως”, σύμφωνα με όσα μας λένε στελέχη του “ΤΣΞ”!..
Σε ό,τι αφορά τα επχ-κά σχέδια του υπόψη Κλάδου, αυτά δεν έχουν δοκιμασθεί στην ολότητά τους (!), είτε αυστηρά μόνον ως τ/ΓΕΣ, είτε με τους άλλους Κλάδους, με αποτέλεσμα να μην έχει ακόμα υπάρξει εκτίμηση… “υψηλής θετικότητος”, περί της δυνητικής τους στο Πεδίο επιτυχίας!
ΤΟ ΒΑΡΟΣ ΤΟΥ ΕΠΙΧΕΙΡΗΣΙΑΚΟΥ ΑΜΥΝΤΙΚΟΥ (!) ΣΧΕΔΙΑΣΜΟΥ ΤΟΥ “ΤΣΞ”, ΣΕ Ο,ΤΙ ΑΦΟΡΑ ΤΟ ΕΔΑΦΟΣ ΤΗΣ ΤΟΥΡΚΙΑΣ, ΑΝ ΦΑΝΤΑΣΤΕΙ ΚΑΝΕΙΣ ΤΟΝ ΓΕΩΓΡΑΦΙΚΟ ΤΗΣ ΧΑΡΤΗ, ΕΧΕΙ ΣΗΜΕΡΑ ΔΟΘΕΙ “ΚΑΤΑ ΚΟΡΟΝ” ΣΤΗΝ ΖΩΝΗ ΕΥΘΥΝΗΣ ΤΗΣ 1ΗΣ ΣΤΡΑΤΙΑΣ (ΠΟΛΗ) ΚΑΙ ΟΠΩΣ ΠΡΟΧΩΡΑ, ΠΑΝΩ ΣΤΟΝ ΧΑΡΤΗ, ΤΟ ΒΛΕΜΜΑ ΜΑΣ, ΠΡΟΣ ΑΝΑΤΟΛΑΣ ΚΑΙ ΝΟΤΙΟ-ΑΝΑΤΟΛΑΣ, ΕΩΣ ΤΗΝ ΑΓΚΥΡΑ! (ΓΙΝΕΤΑΙ ΑΚΟΜΑ “ΑΓΩΝΑΣ” ΓΙΑ ΤΗΝ ΔΗΜΙΟΥΡΓΙΑ ΤΟΥ ΠΕΡΙΦΗΜΟΥ “ΚΑΝΑΛΙΟΥ” ΤΗΣ ΠΟΛΕΩΣ)!
ΟΣΟ ΚΑΙ ΑΝ ΕΝΤΥΠΩΣΙΑΖΕΙ ΙΣΩΣ, ΛΟΓΩ ΤΗΣ “ΓΑΛΑΖΙΑΣ ΠΑΤΡΙΔΟΣ”, ΚΛΠ, ΜΕ ΤΗΝ Μ. ΑΣΙΑ ΟΙ “ΤΕΔ” ΕΧΟΥΝ ΑΣΧΟΛΗΘΕΙ ΚΑΙ ΑΣΧΟΛΟΥΝΤΑΙ ΕΛΑΧΙΣΤΑ, ΕΧΟΝΤΑΣ ΠΙΑ 3 ΤΑΞΧΙΕΣ Π/Ν ΜΕ ΑΠΟΣΤΟΛΕΣ “ΑΥΣΤΗΡΑ” ΓΙΑ ΤΑ ΝΗΣΙΑ ΜΑΣ, ΤΩΝ ΟΠΟΙΩΝ 1ος ΣΤΟΧΟΣ ΠΑΡΑΜΕΝΕΙ Η ΚΑΤΑΛΗΨΗ ΤΗΣ Ν. ΛΕΣΒΟΥ!.. (ΘΑ ΠΑΝΕ ΚΑΙ ΓΙΑ 4Η ΤΑΞ-ΧΙΑ Π/Ν, ΦΟΒΟΥΝΤΑΙ ΟΜΩΣ ΛΑΘΗ ΣΤΗΝ ΟΡΓΑΝΩΣΗ…, ΟΠΩΣ ΚΑΙ ΣΤΗΝ ΑΚΟΛΟΥΘΟΥΣΑ ΕΠΙΒΕΒΛΗΜΕΝΗ ΑΠΟ ΤΟ ΠΡΟΣΩΠΙΚΟ ΚΑΤΑΝΟΗΣΗ – ΑΦΟΜΟΙΩΣΗ ΤΗΣ ΔΡΑΣΕΩΣ ΠΟΥ Η ΟΡΓΑΝΩΣΗ ΑΥΤΗ ΘΑ ΕΠΙΒΑΛΛΕΙ)!
Η “ΣΤΡΑΤΙΑ ΑΙΓΑΙΟΥ” ΑΣΧΟΛΕΙΤΑΙ ΠΟΛΥ ΠΕΡΙΣΣΟΤΕΡΟΝ ΜΕ ΤΗΝ ΚΥΠΡΟ, ΠΑΡΑ ΜΕ ΤΟ ΑΙΓΑΙΟ, ΚΑΙ ΤΙΣ “ΣΤΟ ΝΗΣΙ ΤΗΣ ΑΦΡΟΔΙΤΗΣ” ΤΥΧΟΝ ΜΕΛΛΟΝΤΙΚΕΣ ΕΠΧΣΕΙΣ ΤΩΝ “ΤΕΔ”!.. ΓΙ΄ΑΥΤΟ ΚΑΙ ΟΙ ΤΟΥΡΚΟΙ ΕΚΝΕΥΡΙΣΤΗΚΑΝ ΠΑΡΑ ΠΟΛΥ ΜΕ ΤΗΝ ΤΟΠΟΘΕΤΗΣΗ ΣΤΑ ΝΗΣΙΑ ΜΑΣ ΤΩΝ Ι/ΠΥΡΑΥΛΙΚΩΝ ΣΥΣΤΗΜΑΤΩΝ (ΚΑΤ’ ΟΥΣΙΑΝ ΣΥΣΤΗΜΑΤΑ ΕΙΝΑΙ ΚΑΙ ΟΧΙ ΑΠΛΟΙ ΠΥΡΑΥΛΟΙ), ΠΕΡΑΝ ΤΗΣ ΑΥΤΗΣ ΚΑΘ΄ΑΥΤΗΣ ΕΝΙΣΧΥΣΕΩΣ ΜΑΣ, ΔΙΟΤΙ ΠΛΕΟΝ ΕΙΝΑΙ ΥΠΟΧΡΕΩΜΕΝΟΙ ΝΑ ΑΣΧΟΛΗΘΟΥΝ ΕΥΡΥΤΕΡΑ ΚΑΙ ΜΕ ΝΈΑ ΙΕΡΑΡΧΙΣΗ ΤΩΝ Ε/ΝΗΣΙΩΤΙΚΩΝ ΕΚ ΜΕΡΟΥΣ ΤΩΝ ΣΤΟΧΩΝ, ΑΛΛΑ ΚΑΙ ΜΕ ΤΗΝ ΑΛΛΑΓΗ ΤΩΝ ΟΠΟΙΩΝ ΕΩΣ ΤΩΡΑ ΕΚΠΟΝΗΘΕΝΤΩΝ Σ’ ΑΥΤΑ ΤΡΟΠΩΝ ΕΠΙΘΕΣΕΩΝ, ΛΕΓΕ ΜΕ ΑΛΛΑΓΗ ΤΩΝ ΣΗΜΕΡΙΝΩΝ “ΔΙΑΚΛΑΔΙΚΩΝ ΕΠΧ-ΚΩΝ ΣΧΕΔΙΩΝ”!
Τέλος, το “κυνήγι” του εισέτι κρυβομένου εντός και (!) του τ/ΓΕΣ ικανού αριθμού “Γκιουλενιστών”, δεν έχει τελειώσει ακόμα, με αποτέλεσμα η διαπιστούμενη κατά περιόδους σοβαρή “διαρροή πληροφοριών” να παραμένει, αποδιδόμενη σ’ αυτούς! ΜΕ ΤΗΝ ΕΥΚΑΙΡΙΑ ΑΥΤΗΣ ΤΗΣ ΑΝΑΦΟΡΑΣ, ΝΑ ΠΟΥΜΕ ΟΤΙ Η ΙΔΕΑ ΤΗΣ ΙΔΡΥΣΕΩΣ ΤΗΣ ΣΤΡΑΤΙΩΤΙΚΗΣ “MİT” έχει εκτιμηθεί ως επιτυχημένη, βαθμολογούμενη όμως με “Πολύ Καλά”, αλλά όχι με ”Άριστα”! Εντός της Ελλάδος “Κλιμάκια” της στρατιωτικής “MİT” έχουμε στο τ/ΠΡΟΞΕΝΕΙΟ στην Θράκη, στο ομόλογό του στην Θεσσαλονίκη, όπως και σ΄αυτό της Ρόδου, στο ΝΑΤΟΪΚΟ ΣΤΡΑΤΗΓΕΙΟ στον Τύρναβο και στην τ/Πρεσβεία στην Αθήνα, σε παραλληλία πάντα με τα Όργανα της… “κανονικής” “MİT”!
ΕΚΤΙΜΗΣΗ:
ΤΟ ΣΗΜΕΡΙΝΟ Τ/ΓΕΣ ΔΕΝ ΕΙΝΑΙ ΠΟΛΥΔΙΑΣΠΑΣΜΕΝΟ ΚΑΙ ΜΕ ΠΟΛΛΕΣ ΚΛΙΚΕΣ ΦΑΤΡΙΕΣ ΕΝΤΟΣ ΤΟΥ, ΟΠΩΣ ΗΤΑΝ ΠΑΛΑΙΟΤΕΡΑ, ΕΧΕΙ… ΑΥΤΟΚΑΘΑΡΘΕΙ ΣΕ ΠΟΛΥ ΜΕΓΑΛΟ ΒΑΘΜΟ, ΤΟΤΕ (ΟΧΙ ΠΟΛΛΑ ΧΡΟΝΙΑ ΠΙΣΩ) ΠΟΥ ΠΑΡΑΚΟΛΟΥΘΕΙΤΟ Ο ΚΑΘΕ ΦΟΡΑ Α/ΓΕΕΔ, ΑΓΕΣ, ΚΛΠ! ΕΙΝΑΙ ΟΜΩΣ ΑΚΟΜΑ ΕΝΑ ΔΙΑΣΠΑΣΜΕΝΟ ΕΠΙΤΕΛΕΙΟ (ΚΕΜΑΛΙΣΤΕΣ, ΙΣΛΑΜΙΣΤΕΣ ΚΑΙ ΙΣΛΑΜΟ-ΚΕΜΑΛΙΣΤΕΣ) ΚΑΙ ΣΤΡΑΤΗΓΙΚΑ ΠΡΟΣΑΝΑΤΟΛΙΣΜΕΝΟ ΣΤΗΝ ΠΕΡΙ “ΕΥΡΙΑΣΙΝΙΣΜΟΥ” ΘΕΩΡΙΑ ΤΟΥ ΝΤΟΓΟΥ ΠΕΡΙΝΤΣΕΚ ΚΑΙ ΤΗΣ ΠΑΡΕΑΣ ΤΟΥ!..
1ΟΣ ΤΟΥΣ ΣΤΡΑΤΗΓΙΚΟΣ ΣΤΟΧΟΣ ΕΙΝΑΙ Η ΚΑΤΑΛΗΨΗ ΟΛΟΚΛΗΡΟΥ ΤΗΣ ΚΥΠΡΟΥ ΚΑΙ ΑΚΟΛΟΥΘΩΣ ΝΗΣΩΝ ΤΟΥ ΑΙΓΑΙΟΥ ΜΕ ΠΡΩΤΗ ΣΤΗΝ ΙΕΡΑΡΧΙΣΗ ΤΟΥΣ (ΕΧΟΥΜ ΕΞΗΓΗΣΕΙ ΤΟ “ΓΙΑΤΙ”, “ΕΔΩ ΚΑΙ ΠΙΣΩ”) ΤΗΝ ΛΕΣΒΟ!..
ΟΙ ΤΕΔ ΤΕΛΟΣ ΕΧΟΥΝ ΣΧΕΔΙΑΣΕΙ ΝΑ ΑΝΤΙΜΕΤΩΠΙΣΟΥΝ ΤΗΝ ΣΗΜΕΡΙΝΗ… ΕΝΔΕΙΑ ΟΡΘΗΣ ΚΑΙ ΑΠΟΤΕΛΕΣΜΑΤΙΚΗΣ ΔΙΕΞΑΓΩΓΗΣ ΕΚ ΜΕΡΟΥΣ-ΤΩΝ ΕΥΡΕΙΑΣ ΚΥΡΙΩΣ ΚΛΙΜΑΚΟΣ ΔΙΑΚΛΑΔΙΚΩΝ ΕΠΧ-ΣΕΩΝ, ΛΟΓΩ ΤΩΝ ΖΩΤΙΚΩΝ ΤΟΥΣ ΕΛΛΕΙΨΕΩΝ ΣΤΗΝ “ΤΠΑ” ΚΑΙ ΛΟΓΩ ΤΟΥ ΟΤΙ ΤΟ “ΤΠΝ” ΕΙΝΑΙ ΙΔΙΑΙΤΕΡΩΣ “ΒΑΡΥ” ΚΑΙ ΣΕ ΣΧΕΣΗ… ΣΦΙΧΤΗΣ ΕΞΑΡΤΗΣΕΩΣ ΑΠΟ… ΤΟΥΣ ΑΠΟΒΑΤΙΚΟΥΣ Τ/…ΟΡΑΜΑΤΙΣΜΟΥΣ, ΜΕ ΥΙΟΘΕΤΗΣΗ ΤΩΝ ΟΠΛΩΝ… ΤΟΥ ΑΙΦΝΙΔΙΑΣΜΟΥ ΚΑΙ ΤΗΣ ΠΑΡΑΠΛΑΝΗΣΕΩΣ!
ΤΕΛΟΣ, ΓΙΝΕΤΑΙ ΜΕΓΑΛΗ ΠΡΟΣΠΑΘΕΙΑ ΝΑ ΞΕΠΕΡΑΣΤΕΙ ΤΟ ΣΟΒΑΡΟΤΑΤΟ ΠΡΟΒΛΗΜΑ ΠΟΥ ΠΑΡΟΥΣΙΑΖΟΥΝ ΟΙ ΤΕΔ, ΝΑ ΘΕΛΕΙ ΝΑ ΠΟΛΕΜΗΣΕΙ, ΑΝ ΠΟΤΈ ΑΠΑΙΤΗΘΕΙ, ΜΟΝΟΝ ΤΟ 50% ΤΟΥ ΣΤΕΛΕΧΙΑΚΟΥ ΤΟΥΣ ΔΥΝΑΜΙΚΟΥ!..
-/-
Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na ihale operasyonu: 6’sı asker 21 şüpheli gözaltında
Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na ait askeri yük ve yolcu taşıma ihalelerinde yaklaşık 23 milyon 578 bin TL kamu zararı oluştuğu iddiasıyla yürütülen soruşturmada 21 şüpheli gözaltına alındı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na ait askeri yük ve yolcu taşıma ihalelerinde yaklaşık 23 milyon 578 bin TL kamu zararı oluştuğu iddiasıyla operasyon düzenlendi.
Başsavcılıktan yapılan açıklamaya göre, Askeri Suçları Soruşturma Bürosunca, Kara Kuvvetleri Lojistik Komutanlığına bağlı Ulaştırma Yönetim Şube Müdürlüğünde görevli bazı personelin, hizmet alımı yapılan firma sahipleriyle anlaşarak menfaat temin ettikleri belirlendi.
6’SI ASKER 21 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA
Kamu zararına neden olacak şekilde 2019-2024 arasında gerçekleşen 18 ihaleye konu hakediş belgelerinde, araç sayıları ve kilometre miktarlarının kasıtlı olarak fazla gösterildiği, bu yolla firmalara yersiz ödeme yapıldığı tespit edildi.
Milli Savunma Bakanlığı (MSB) Teftiş Kurulu Başkanlığı müfettişlerinin incelemesi sonucunda, oluşan kamu zararının 23 milyon 578 bin 505 lira olduğu kaydedildi.
Bu kapsamda başsavcılığın talimatıyla, kontrol teşkilatında görev yapan 6 askeri personel ile firma sahibi ve yetkilisi 15 şüpheli, “edimin ifasına fesat karıştırma” ve “rüşvet” suçlarından gözaltına alındı.
Kaynak: “DHA”
7.
Suriye ve ‘yeni gerçeklik’
- 12.01.2026
Suriye’de 14 yıl süren savaş boyunca Beşar Esad yönetimi, Uluslararası kuruluşların raporlarına göre 500 binden fazla insanı katletti. (Kaynak: ChatGPT)
Yine aynı raporlara göre 6 ila 6,8 milyon arasında insan, (Yarısı Türkiye’ye olmak üzere) ülkeyi terk etti.
14 yılın sonunda ise bir şeyler oldu, bir şeyler çok hızlı bir şekilde gelişti ve aslında içeriden çoktan çürüdüğü sonradan anlaşılan zorba rejim, kısa sürede çöktü.
Bu şekilde zalim bir rejimin baskısı altında inim inim inleyen Suriye’nin talihsiz insanlarının önüne bir talih kapısı açıldı.
Şimdi bir soru soralım…
14 yıl boyunca ailesi, yakınları, komşuları, hemşehrileri kıyıma uğrayan çoğunluktaki Suriyeliler için, 8 Aralık 2024’te açılan ‘talih kapısının’ açık kalması umudunu kim(ler) temsil ediyor?
Bir şeyler olsun ve Suriye Esad dönemine yeniden dönüş yapsın umudunu sürdürenler mi?
Ülke bir kere daha karışsın isteyen ve daha önceki karışık olduğu dönemlerde olduğu gibi, Suriye halkının geri kalanına yapılan zorbalıklara aldırış etmeden sadece o durumdan kendi örgüt menfaatleri adına faydalanmaya odaklanan PYD/YPG mi o çoğunluğun umudunu temsil ediyor?
Esasen bu sorunun çok açık bir cevabı var:
O umudu Suriye’de Şam’daki mevcut yönetim temsil ediyor.
Bu aynı zamanda şu anlama geliyor:
Şam’daki mevcut yönetim, henüz bir seçim yapılmış olmasa da, Suriye’deki çoğunluğun desteğini arkasına almış durumda.
Bu, “Birinci Yeni Suriye Gerçekliği” oluyor.
İKİNCİ YENİ SURİYE GERÇEKLİĞİ
İkinci ‘Yeni Suriye Gerçekliği’ şu:
Şam’daki mevcut yönetim, bir yıl içerisinde uluslararası sistemde geniş bir meşruiyet alanı açtı kendisine.
Ahmed Şara, Eylül ayında BM Genel Kurul toplantısında dünya liderleriyle aynı ortamda Suriye’yi temsil etti.
Aynı dönemde Washington’da Yeni Suriye bayrağı göndere çekildi.
İlerleyen dönemde Şara, ABD Başkanı tarafından ağırlandı, taltif edildi ve Trump, Suriye’nin geleceğinin mevcut yönetim üzerinde inşa edilmesine dönük açık mesajlar verdi.
Avrupa’da da bu yaklaşımı benimsedi.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “Bir 5 dakika bile ayırmadılar bize” diye sitem ettiği Avrupa Birliği’nin tepe kadrosu, Halep’te SDG unsurlarına yapılan askeri harekattan hemen önce Şam’da Ahmed Şara ile fotoğraf verdi.
ÜÇÜNCÜ ‘YENİ SURİYE’ GERÇEKLİĞİ
ABD Başkanı Trump, 8 Aralık 2024 devrimi sonrası, deyim yerindeyse Suriye’yi Türkiye’ye yazdı.
Suriye’nin geleceğinin Türkiye’nin arzu ettiği bir istikamette ilerlemesine dönük ‘senkronize’ bir politika benimsedi.
Bunu hem sözlerine, hem eylemlerine yansıttı.
Beyaz Saray’daki ekibine “Suriye konusunda beni Türkiye ile karşı karşıya getirecek adımlar atmayın” talimatı verdi.
Obama ve Biden döneminde ‘Suriye’nin kuzeyinde bir ‘Teröristan’ projesi için çabalayan ABD kurumları da yeni dönemde bu yeni politikaya göre pozisyon almaya başladı.
Trump yönetimin Ortadoğu vizyonu ile, Türkiye’nin yeni Ortadoğu vizyonu artık örtüşür durumda.
Bu örtüşmenin Suriye boyutu, yeni bir gerçeklik anlamına geliyor.
DÖRDÜNCÜ ‘YENİ SURİYE’ GERÇEKLİĞİ
Eşzamanlı olarak Esad’ın ‘dostları’ de mevzi kaybetti bu dönemde.
Rusya, Ukrayna savaşına odaklandığı için, enerjisini oraya kanalize ettiği için, Suriye onlar için tali bir dosya haline dönüştü.
Ki, Esad rejiminin çürüdüğünü, bu rejime yatırım yapmanın anlamsız hale geldiğini geçen yıl Rusya Devlet Başkanı Putin’in açıklamalarını izleyenler fark etmişti.
Rejimin ‘karadaki’ dostlarından biri olan İran’da vekilleriyle birlikte aldığı ağır yaralarla Suriye’deki eski yönetim için bir fayda üretemeyecek hale geldi.
Bu de Suriye için bir yeni gerçeklik anlamına geliyor ve bu yeni gerçekliği fark edemeyenler boşu boşuna başka şeyler umut etmeye devam ediyorlar.
BEŞİNCİ ‘YENİ SURİYE’ GERÇEKLİĞİ
Yeni gerçeklik içinde Suriye Kürtlerine biçilen misyon, birleşik bir Suriye perspektifi içinde kendilerine güçlü bir pozisyon verilmesi.
10 Mart mutabakatının altına imza atıldığına göre, bu perspektifi onlar da görüyor olmalı esasen.
Ancak, yok mu o ‘maksimalist’ tutumlar, yok mu o ‘dediğim dedik, çaldığım düdük’ tavırları, yok mu o, günümüzde kimsenin anlamadığı uzlaşma kültürüne taban taban zıtlık teşkil eden Marksist/Leninist ideolojik kavramlarla toplumları diyazn etme çabaları…
Sadece güçten anlayan, güç karşısında direnci kırılınca da, terör örgütlerinin başvurduğu türden intihar eylemleriyle kendilerini patlatmaları…
SDG’nin Yeni Suriye Gerçekliğini anlaması için Halep’te geçen hafta yaşananların yaşanmış olması gerekiyormuş demek ki…
ALTINCI ‘YENİ SURİYE’ GERÇEKLİĞİ
Her şeyin anormal göründüğü bu coğrafyanın tarihsel bir normali var aslında.
Suriye gibi bir yerde, Süryanisinden, Ermeni’sine kadar çok çeşitli etnik ve mezhebi gruplar bin yılları bulan bir tarih içerisinde bir arada yaşama kültürü oluşturabilmişlerse eğer, bu bundan sonra da pekala mümkün olabilir.
Yeni bir şeyler öğrenmenin dışında, ‘tarihsel normale’ dönüş bunu mümkün kılabilecaktır.
Buradan bakıldığında Suriye’deki yeni gerçeklikle birlikte,ülkenin aktörlerine de eski kavramlar üzerinden bakmak, günün sonunda hayal kırıklığından başka bir şey getirmez.
Şam’daki yeni yönetimi ‘IŞID artığı’ gibi kavramlarla, ‘Şam’daki cihatçı çeteler’ gibi yakıştırmalarla, “HTŞ”parantezine alıp, orada hapis halinde tutma arayışlarıyla, yeni Suriye gerçekliğini değiştirmek mümkün görünmüyor.
En iyi tercih, yola çıkan trene iyice hızlanmadan, son vagonuna atlamak olabilir.
Mehmet Acet / Haber7
8.
Rejime rağmen İran’a destek olmak…
12.01.2026
Amerika ve İsrail belli ki 2003’ten bu yana tartıştığımız Orta Doğu’daki uzun vadeli stratejik hedeflerinde hala ısrarcı!
O tarihte, “Orta Doğu’da 22 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi” adına geliştirilen strateji sonrasında yapılanlarla bölgenin birçok ülkesinde fiili bölünmeler yaşandı.
Irak ortada. Libya, Sudan, Yemen, Suriye ortada..!
***
Bizi ilgilendiren çok önemli kısım ise Suriye ve ardından İran’ın parçalanması gündeme geldiğinde sonraki hedefin Türkiye olacağı gerçeği.
***
Amerika’nın İsrail’in geleceği ve güvenliği için geliştirdiği bu stratejiye yıllardır direnen birkaç ülke var.
Bunların başında Türkiye geliyor.
İçerisindeki büyük tartışmalara rağmen… Hatta, halkıyla ve Türkiye ile sık sık karşı karşıya gelmesine rağmen İran da bu konuda direniş gösteren ülkelerden.
***
Türkiye ile İran, Kasrı Şirin’den bu yana hem rekabet halinde hem işbirliği içinde.
Çizilen sınırlarımızda bir değişiklik yok. Ama İran’ın PKK terör örgütüne ve başka bazı “kriminal” yapılara destek vererek Türkiye’yi zayıflatma çabalarının olduğunu biliyoruz.
Yine Suriye sahasında 2011 sonrasında, daha öncesinde Irak sahasında karşı karşıya geldiğimiz anlar oldu. Sert mücadele ettik.
Bu mücadeleye rağmen… Türkiye için toprak bütünlüğü ve iç meselelerini çözmüş bir İran iyi bir komşu.
Aynı şekilde güçlü bir Türkiye de İran için iyi bir komşu.
***
Hal böyle olunca, Suriye’de 8 Aralık sonrasında “Tek devlet tek ordu” seçeneğini destekleyen Türkiye, bölgenin daha da karışmaması için İran’ın toprak bütünlüğü ve iç barışı konusunda da net bir duruş sergiliyor.
***
İsrail’in 12 gün savaşlarında Amerika’yı da savaşa dahil ederek İran’ı yıprattığı muhakkak. Aynı zamanda İran’ın da İsrali şehirlerini füze yağmuruna tuttuğuna şahitlik ettik.
Hadi bunu da kayıtlara geçirelim: İran ile İsrail birbirlerine olan karşıtlık üzerinden güç devşirdiklerini de biliyoruz!
12 gün savaşları sırasında Amerika ve İsrail, İran’da bir ayaklanma bekledi.
O dönemde İran halkı rejime karşı tüm rezervlerini bir kenara bırakıp ülkelerine sahip çıktı.
***
Bugünse durum biraz farklı.
Aralık ayı sonuna doğru İran sokakları karıştı. Halk, pahalılık ve develiasyonu protesto etmeye başladı. İsrail ve Amerikan etki ajanlarının da devreye girmesi ile binalar ateşe verildi. Polis ve askerle çatışmalar yaşandı. Bugüne kadar 120’nin üzerinde insan hayatını kaybetti.
Amerika Başkanı Trump ve İsrail’in soykırımcı Başbakanı Netanyahu, İran’daki göstericilere “Yanınızdayız” dedi.
Düne kadar verilen mesajın tonu biraz düşüktü. Çünkü İran halkının dışarıdan müdahale karşısında ülkelerine sahip çıktıklarını 12 gün savaşlarında test etmişlerdi.
***
Dün itibariyleyse yeni bir durum var
Trump, söylemini sertleştirdi. Aynı anda Netanyahu da.
Bir şey daha oldu. Son İran Şahı’nın oğlu Rıza Pehlevi Amerikan televizyonunda canlı yayında Trump’a yalvardı; “Beni İran’ın başına geçirin..!”
***
Bu tablo yaşanırken İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, “Protestocuların sesi bize ulaştı. Gereğini yapacağız. Ama ajanların ve emperyalistlerin uşaklarının halkımızı kışkırtmasına izin vermeyeceğiz” dedi.
***
Bitirelim…
İran’daki son olaylar rejime verilmiş son derece güçlü mesajdır.
İran yönetimi Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın diliyle, “Mesajı aldık. Ama Amerika ile İsrail’in oyununa gelmeyin” diyor.
Bu tablodan bir “devrim” çıkması güç!
Amerika ve İsrail’in, dışarıdan desteklediği protestoların “halk ayaklanması”na dönüşmesi çok mümkün görünmüyor.
O halde, 2003’ten bu yana bölgemizdeki ülkelerin sınırlarını değiştirerek yeni bir kadastro çalışması yapmak isteyen Amerika ve İsrail stratejisine karşı direnen İran’a olanca rezervimize rağmen destek olmak gerek!
İran’ın bize ettiklerini bilerek…
İran rejiminin halkıyla büyük problemler yaşadığını bilerek…
İran rejimimin Türkiye’ye “devrim ihraç etmek için” içimizdeki aparatları kullandığını gerçeğini note ederek…
Bugün İran’ın yanında olmak gerek!
Çünkü İran da düşerse sıra Türkiye’ye gelecek!
“İç cepheyi tahkim etmek” için başlayan Terörsüz Türkiye projesinin bir de böyle bir tarafı var unutmayalım!
Hasan Öztürk / Haber7
9.
Küresel savaşın içindeyiz
12.01.2026
Başlık aslında yeni değil. Geçen yıllarda bu köşede yayınlanan en azından birden fazla yazıda küresel savaş riskinden bahsetmiştim. Çin’nin ihtiyatlı adımlarına karşılık Çin’in masif üretiminin ABD’nin dünyanın toplamından daha büyük silah gücünün momentum matriksinin bir yerde zamanından önce bir küresel savaşı tetikleyebileceğini ifade etmiştim. Bugün de hala aynı noktada duruyorum. Ancak, bir itirafta bulunmak istiyorum, her iki olgu arasındaki momentumun bu kadar erken bir tarihte tek taraflı savaş ilanının yapılmasını gerektirecek noktaya geleceğini tahmin edememiştim.
Aslında 2000’li yılların başından itibaren ABD’nin küresel üretim ve bilimsel gelişmeler alanında İlk süper güç angajmanlarını devraldığı 1945’ten daha az olduğu, bundan daha da kötüsü bunun varılmış nihai nokta değil, devam eden negatif bir durum olduğuydu. O tarihlerde (2000-2007) Çin henüz dünyanın en önemli bölgesel güçlerinden biriydi. Ancak, bu küresel güç olmaya ivmelenmiş bir bölgesel güçtü, ABD gibi bir gücün dikkate alması gereken bir güçtü. Nitekim 2008 krizinde ABD Çin’in 1 trilyon dolarlık tahvillerini kağıda dönüştürmüştü. İlginç olan kriz Amerika’da idi ama Çin’i de bu derece sert etkilemişti!
Ancak, bunun Çin’in ilerlemesini, büyümesini ve üretimini artırmasını engellenemeyeceğini ABD müesses nizamı görmüştü. Obama sonrası Amerika liderliği tarihin önceki dönemlerinin liderliğinden farklı olacaktı. Hatta Bush ailesinden bile daha öngörülemez bir liderlik yönetim odasında olacaktı.
Ancak, Trump tarzında bir liderin ortaya çıkışı tahminlerin bile ötesindeydi. Kendisinin en son bir mülakatta söylediği “Beni bir tek kendi aklım ve ahlakım durdurabilir” sözü ise dehşet vericiydi. Trump bu sözüyle bütün uluslararası kurumları, hukuki ve diplomatik araçları, din ve ahlak gibi evrensel değerleri, insanlığın bugüne kadar kazanmış olduğu deneyimleri tamamen reddediyordu. Kuşkusuz bu tarihin en büyük meydan okuması, insanlık için ise en büyük tehlikesiydi. Bu söz tek başına önümüzdeki yıllara yayılması beklenen savaşın ne derece sert geçeceğinin habercisiydi.
Çin’in büyümesini engelleyemeyen Amerikan gücü mutlak kaba güce başvurarak, düşmanca bir meydan okuma yapıyordu. 1990 yılında ekonomi üretim kapasitesi yükselen Japonya’nın ve Almanya’nın ve diğer Avrupalı güçlerin petrol tedarik kaynağını askeri operasyonla ele geçirmesi bugünkü meydan okuma ve tehditleri yanında uluslararası hukuka uygunmuş gibi görünüyordu. Küresel kamuoyu inanmasa bile bazı argümanları vardı. Saddam Kuveyt’i işgal etmişti. Ortadoğu’da düzeni sağlamak gerekiyordu, bunun için müttefikler de katkı sağlıyorlardı, vs.
Hele Afganistan müdahalesi, Irak’ın işgali gibi askeri müdahaleleri de en azından şeklen bir uluslararası hukuk formuna uygun hale getirilmeye çalışılmıştı. Vakıa New York ikiz kulelerine, Pentagon’a El Kaide saldırıları Amerika’ya ilk başlarda bir haklılık pozisyonu kazandırmıştı.
Bugünkü durum geçmişte yaşanan bu askeri müdahalelerden çok farklı. Artık, Amerikan gücünün bir meşruiyet aracına ihtiyacı bulunmamaktadır. Uluslararası kurumlardan (66uluslararası kurum) Trump’ın başkanlık kararnamesi ile Amerika çekilmiştir. Askeri müdahaleler için müttefiklere bile ihtiyacı bulunmamaktadır. En ayrıcalıklı olan Anglo Sakson devletlerden bazıları (Kanada) bile ABD’nin işgali tehdidi altındadırlar. Bu ülkelerden sadece İngiltere ABD’nin bir kısım riskli askeri operasyonlarına katkı vermektedir.
Meşhur bir söz ile başlarsak “Artık cin şişeden çıkmıştır!” Bu aşamadan sonra Çin’in eski uluslararası düzen konsepti içinde kendini güvende hissetmesi mümkün olmayacaktır.
ABD’nin tek taraflı ivmelendirdiği savaş konsepti kendi cinsinden bir sonuç doğuracaktır. Bu en basit ifadesiyle savaştır. Vakıa ABD tek taraflı yürüttüğü bu güvensizlik politikasında büyük bir projenin ilk aşamalarında bulunmaktadır.
Bunu nereden anlıyoruz? Öncelikle savaşa hazırlanan kurumlar ve savunma bakanlığına (vakıa o da Savaş Bakanlığı olarak değiştirildi) tahsis edilecek devasa savaş bütçesi yeterince fikir vericidir. Trump bu yıl için savaş bütçesini tarihin en büyük rakamına yükseltmiştir, tam 1,5 trilyon dolar! Kuşkusuz bu küresel savaş bütçesidir.
Hitler Almanya’sı bile bu düzeyde bir savaşa adaptasyon durumuna 2. Dünya Savaşının ortalarında gelebilmiştir. Daha önceki yazılarda bahsettiğim gibi teknolojik gelişmeler savaşın sonucunu bir meçhul olmaktan çıkarmıştır. Keza savaşa ayrılan bütçe de savaşın sonucunu belirleyen önemli vektörlerden biridir. Savaşın finansmanı yoksa ordular ve müttefik güçler hareket ettirilemezler. Napolyon’un meşhur sözünü hatırlatalım: “Piyade karnı üzerinde yürür.
”Bu sözün günümüze uygun bir uyarlaması “Savaş platformları ve silah sistemleri hazine üzerinde durur” olabilir. Vakıa bunu bin yıl önce Nizamülk de ifade etmiştir. Ama bu durum bugün çok daha belirgindir. Savaş elverişli finansman ile yapılır.
Trump Amerikası şeklî (Formal) savaş ortamında olduğu gibi hedef aldığı hasım (!) gücü hedef alacak şekilde küresel enerji kaynaklarına ve stratejik bölgelere doğrudan el koymaktadır. Bunu yaparken söz konusu kaynaklar ve bölgeler hangi gücün egemenliği altında olursa olsun Amerika bu hükümranlık hukukunu tanımamaktadır.
Bu konuda parantez arası ifade edeyim ki, günümüzdeki bölgesel düzenlemelerin tamamına yakını bölgesel dinamiklerle değil, hedef alınan asıl hasım gücü kuşatmaya yönelik küresel savaşın dinamikleriyle yapılmaktadır. Bu küresel savaşın bilincinde olmayan bazı bölgeler güçlerin yapılan düzenlemeleri münferit veya sadece kendi bölgesel pozisyonları ile ilgiliymiş gibi görebilirler. Bu sağlıklı bir algılama olmayabilir. Zira, büyük güçler savaş ortamında rasyonel verileri kullanırlar, ancak bölgesel dinamikleri ve entiteleri değil küresel dinamikleri ve küresel güçlerin pozisyonlarını dikkate alırlar.
Küresel Savaşın Aktörleri ve Hazırlık Durumları İlk meydan okumayı yapan güç Amerika savaş için en hazırlıklı aktördür. Bunun bir nedeni de Amerika’nın önündeki en elverişli seçeneğin savaş tehdidi oluşudur. Zira Amerika 2.
Dünya Savaşı dönemindeki üretim kapasitesinin çok gerisindedir. Bu yüzden, enerjisini en kuvvetli olduğu alana yoğunlaştırmakta ve stratejisini buna göre oluşturmaktadır. Bunun dışında teknolojik bilginin (Know How) hasım güçlere erişimini kısıtlamaktadır. ABD kuruluş felsefesinde yer alan ilkeleri bile ihlal etmektedir.Çin açık ve açık olduğundan daha fazla gizli olarak bir savaş programı yürütmektedir. Ancak, bütün çabalarına rağmen Amerika’ya yetişebilmesi kısa vadede mümkün değildir. Ancak, devasa üretim ve teknolojik icat kapasitesi hızla yükselmektedir. Her iki gücü ittifak sistemleri açısından değerlendirirsek, Çin’in merkezinde olduğu ittifak sisteminde Çin’e katkı sağlayabilecek aktörler oransal olarak çok azdır.
Amerika ise kendi öz üretim ve teknolojik icat kapasitesinin yanında ittifak sistemindeki ülkelerin birikimini de kullanmaktadır. İngiltere’nin siyasi ve istihbari aklını, bazı bölgelerdeki deneyim ve tecrübesini (Kuzey Denizinde, Ortadoğu’da, Kafkaslar ve Orta Asya’da, Uzakdoğu’daki deneyimlerini, kurumlarını, bağlantılarını) 20. Yüzyılın başından itibaren fazlasıyla kullanmaktadır. Hollanda ve Belçika gibi küçük ama belli sahalarda uzmanlaşmış ülkelerin birikimleri kullanmakta, hatta bugün olduğu gibi yönetmektedir. Fransa’nın geleneksel manda imparatorluğundan da yararlanmaktadır. Her ne kadar bu Afrika’daki askeri darbelerle yara aldıysa da hala kıymetli bir birikimdir. Bunların dışında askeri, espiyonaj ve hükümet dışı sivil kuruluşlar aracılığıyla başta İslam ülkeleri olmak üzere birçok dünya ülkesinde önemli nüfuz alanlarına sahiptir. Uzaktan bakıldığında kendisine yük olarak görünen ama gerçekte Amerika’nın ileri cephe karakolu ve bazı güç platformlarının kumanda paneli işlevi görünen İsrail hala Amerika’nın en ayrıcalıklı müttefikidir.
Küresel savaşın aktörü olabilecek diğer birinci sınıf güçlerin de hazırlık durumlarını sürekli geliştirdikleri görülmektedir. Özellikle Trump’ın Avrupa’nın üzerinden askeri şemsiyesini kaldırması Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkeleri kendi savaş programlarını geliştirme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakmıştır. Bu durumda Avrupa’nın sadece ekonomik gelişmeyi öne çıkarması eleştirilmektedir. Bu bir eksikliktir. Ancak, bu durum 2. Dünya Savaşı öncesi İngiltere’nin hazırlık durumuna benzemektedir. İngiltere yaklaşık beş yıl içerisinde savaşa hazır hale gelmiştir.
Fransa nükleer gücü sayesinde 2. Dünya Savaşından daha şanslı durumdadır. Zira hatırı sayılır bir nükleer ve uzay gücüdür. Ayrıca kendine ait bir savunma sanayii vardır. Bunun dışında büyük savaş sonrası tamamen barışçıl ve tarafsız kalan İskandinav Ülkelerinde ciddi bir silahlanma ve savunma üretimi dikkat, çekmektedir. Bu ülkelerin tarihsel olarak savaşçı ve savunma üretiminde yetenekli oldukları unutulmamalıdır. Genel olarak Avrupa’nın savunma sanayii alanlarının yüzölçümlerini tespit eden uydu verileri ışığında bu alanların 7 kat büyüdüğü görülmektedir. Bunun dışında Almanya, İngiltere gibi büyük savaş tecrübesi olan ülkelerin mutlaka gizli silah programları olacağı varsayımını dışlamamak gerekir.
Küresel savaşı etkileyecek diğer bir aktör olan Rusya ise halen savaş yapan ve savunma üretimine GSMH’nın yüksek bir oranını ayıran bir ülkedir. Ancak, her iki büyük savaşta olduğu gibi sürdürülebilir savaş kapasitesi için mutlaka onu besleyecek bir müttefike ihtiyacı vardır. Bu müttefikin bütün yaşanan gerilimlere rağmen Amerika olduğu görülmektedir.
Ayrıca Amerika da Çin ve Rusya’nın ikisini birden karşısına almayacaktır, klasik Amerikan stratejisini ciddiye almak gerekir.
Her iki büyük savaşta sonuca etki eden Uzakdoğu ve Okyanus güçlerini hesaba katmak gerekir. Bunların başında Japonya gelmektedir. Avrupa’da Almanya Uzakdoğu’da Japonya’nın silahlanması küresel savaşı etkileyecek iki önemli olaydır. Ayrıca bu iki ülkenin savaşın finansmanı sorunları da bulunmamaktadır. Teknolojik inovatif kapasiteleri çok yüksektir. Sivil üretim tesislerini kısa sürede savunma üretimine dönüştürecekleri açıktır.Bu süreç üç senedir başlamış bulunmaktadır. Bu milletlerin hazırlık ve dönüşüm süreçlerini çok kısa zamanda tamamlayıp, askeri üretime başlayacak savaşçı milletler olduğu unutulmamalıdır. Keza Almanya’nın da değerli bir ittifak sistemine sahip olduğunu söylemek mümkündür.
KÜRESEL SAVAŞIN LİDERLERİ
Her büyük olay kendi liderlerini üretir. Bugünkü küresel liderlerin profillerini bu açıdan önemsemekteyim. Bir kere dünyanın en büyük askeri gücünün başında beni sınırlayan tek şey kendi ahlakım ve kendi aklımdır diyen bir hasta megalomanın olması büyük bir talihsizliktir. Ama bu bir tespittir. Bu liderlik savaşın sürecini ve şiddetini artıracaktır ve savaşın acılarını yoğunlaştıracaktır.
Çin’in liderliği Trump gibi olmasa da askeri bir liderliktir. Geçtiğimiz yıllarda Kanada başbakanını kameralar önünde azarlayan bir liderden bahsediyoruz. Xi Jinping hedefine kilitlenmiş bir liderdir; hedefine ilerlerken savaş dahil her tür seçeneği kapsayan bir bakış açısına sahiptir. Ayrıca Çin Komünist Partisinde de savaş yanlısı üst yöneticilerin olduğu unutulmamalıdır. Deng Xiaoping türü liderler Çini yükseliş rampasına oturttuktan sonra yerlerini daha sert ve savaşçı bir lider profiline bırakmışlardır.
Sürpriz bir liderlik profili Japonya’dan belirmiştir. Yeni Japonya başbakanı bayan olmasına rağmen milliyetçi ve savaş yanlısı sert bir liderdir. Tayvan’a saldırıyı Japonya için (ontolojik) bir savaş sebebi sayacağını açıklamıştır. Bu 2. Dünya Savaşı sonrası Japonya’dan duyduğumuz en sert söylemdir.
Keza Almanya şansölyesi Mertz de sert karakterli bir liderdir. Macron’un ise boyu dışında Napolyon ile bir benzerliği yoktur. Ama bu eksikliğini nükleer ve uzay gücü olması kapatmaktadır.
İngiltere merkezli güçler arasında sayabileceğimiz Hindistan Başbakanı Modi de savaş yanlısı bir profildir. En son Pakistan yenilgisinin Onu değiştirmediğini görmekteyiz. Zira Hindistan ağır ve stratejik silah programına devam etmektedir. Bunu önemsiyorum zira eğer küresel savaştan bahsedeceksek stratejik silahların varlığının savaşın sonucunu etkileyeceğini düşünmemiz gerekir.
Quo Vadis Türkiye? (Nereye Gidiyorsun Türkiye) Doğrudan Türkiye’ye hitaben bir başlık koymamın nedeni mevcut küresel savaşın dışındaymış gibi bir tutum içinde olmasıdır. Başlığın sarsıcı bir soru olması bilinçli bir tercihtir.
Küresel savaşın hedeflediği bölgelerden birinde olmamıza rağmen bölgemizdeki gelişmeleri dış vektörlerden izole bir şekilde düşünmekteyiz. Dolayısıyla küresel güçlerin stratejilerine karşı stratejik değil, taktik politikalar ve taktik kazanımlar ile yetinilmektedir.
Esasında sanayimiz ve askeri politikalarımız 100 yıllık bir büyük savaş deneyimi eksikliği ve uzun yıllar devam eden terörle mücadele operasyonları nedeniyle bir büyük savaşa göre değil, bir savunma harbine ve gayri nizami harbe göre şekillenmiştir. Ayrıca askeri politikalara ve yapılanmalara perspektif verecek siyasi strateji ve proje eksikliği dikkati çekmektedir. Böyle olduğunda da askeri gücünüz ne olursa olsun rasyonel zaferin ne olduğu konusunda tereddütler oluşmaktadır.
Diğer yandan küresel savaşın içindeyken bile bırakalım seferberlik hazırlık durumunu iyileştirme, savaşta sahip olmamız silah ve lojistik sistemlerini geliştirme, savaş kadrolarını zihnen, donanımsal ve duygusal olarak savaş kadrolarını hazırlama, vb teknik konuları herşey için temel beşeri zemini oluşturacak toplumsal birlik ve bütünlüğün sağlanması, ekonomik ve finansal hazırlığın yapılması gibi meselelerde eksiklikler göze çarpmaktadır.
Küresel bir savaş için güçlü bir ittifak sisteminde olmak iyidir, ancak her şeyi de bu ittifak sistemine bağlamak doğru olmayacaktır. Bugün bazı alanlarda yaşanan gelişmelerin bizim gücümüz ve politikamızla değil, büyük müttefiklerimizin tercihleriyle meydana geldiğini görmezden gelmemeliyiz. Zira büyük güçlerin politikaları kendi politikaları ve öncelikleri dahilinde kolayca değişebilir niteliktedir. Hele günümüzdeki gibi beni durduran tek şey kendi aklım, kendi ahlakım diye megaloman liderlerin olduğu bir dünyada yaşıyor isek çok dikkatli olmalıyız.
Bunların dışında Türkiye’nin değerli müttefiklerden oluşan bir ittifak sistemi geliştirmesi gerekir. Özellikle son yıllarda küresel savaş öncesi çalkantılı dönemin bizi de etkilemesi sonucu uyguladığımız istikrarsız dış politika böylesi bir ittifak sisteminin kurulmasını engellemiştir. Bu durumun yeniden değerlendirilmesinde fayda vardır.
Son olarak, yakın dönemden itibaren yazılı ve görsel medyada yer alan konuların bir listesini yapalım. Bu listede yer alan olaylar ile küresel platformlarda gelişen olaylar arasında nasıl bir uçurum olduğunu görelim. O yüzden bu soruyu soruyorum: Quo vadis Türkiye? Bu Aziz Petrus’un kendisi yerine yanlışlıkla İsa’ya (as) sorduğu sorudan mülhemdir. Aziz Petrus’un tekrar Roma’ya dönmesi gibi Türkiye de kendi asıl meselelerine dönmelidir.
Mehmet Ali BAL
10.
İslam milletinin geleceği
10.01.2026
Türkiye Amerika savaşı, Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet olarak anlatılınca ABD gizlenmekle kalmıyor, İsrail’in uluslararası ilişkilerde aktör olarak rolü de abartılıyor.
Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet söylemiyle hayali bölgesel çekişme alanları kurulurken gerçek savaş meydanı söz konusu bulanık söylemle saklanıyor.
Uluslararası ilişkilerde Orta Doğu tablosunu yorumlayan bazı akademisyen ve gazeteciler, Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye’nin, BAE ve İsrail ile kimi dosyalarda karşı karşıya düştüğü bir rekabet düzeninden bahsediyor.
Terör örgütü İsrail ile söylemde bulanıklaştırılan gerilim alanlarından biri de, İsrail’in Afrika Boynuzu’nda ayrılıkçı Somaliland bölgesini tanımasının ardından oluştu. Yarın hayali bir haritayla Kuzey Irak Kürt Devleti’ni tanıdığını ilan ederek yeni bir gerilim alanı oluşturabilir.
Zaten Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın Türkiye karşıtı yakınlaşması, sözde rekabetin üçüncü bir katmanını da ortaya koyuyor. Buna, Suudi Arabistan ile BAE’nin Yemen’de ve bölgedeki başka meselelerde süren çekişmesi de ekleniyor.
ORTADOĞU’DA DEVLETLER OYUNU
Türkiye, uluslararası ilişkilerde etkili bir aktör, gerçek bir güç olarak öne çıktı. Bunda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vizyonu ve liderliği, hızla büyüyen milli savunma sanayii, 2024 sonunda Esed rejiminin devrilmesi, Irak, Mısır ve Körfez ülkeleriyle güçlenen ilişkiler ve ABD Başkanı Donald Trump ile olumlu ilişkiler etkili oldu.
Orta Doğu’daki coğrafi, tarihsel ve kültürel derinliği sayesinde Türkiye, İsrail’in istikrarsızlaştırıcı gündemini dengeleyebilecek aktörden biri ve aynı zamanda bölgede tüm ülkeler için istikrar, barış ve güvenliği hedefleyen bir yol izliyor.
Türkiye, Suriye ve Gazze meselelerini İsrail ile değil Amerika’yla görüşüyor. İsrail, Amerika’nın uluslararası ilişkilerde kullandığı bir kukla. Dolayısıyla Türkiye kuklayla değil kuklacıyla muhatap oluyor. Türkiye Filistin’de iki devletli çözüm söylemini dünya kamuoyunun gündeminde tutuyor.
Amerika ve Avrupa desteğini çekince İsrail terör örgütü Filistin’den çekilecektir; böylece devlet retoriğinin de temelsiz olduğu görülecektir.
2025’te Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’la, Trump yönetimiyle yapılan görüşmelerde Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılması yönünde kritik bir rol oynadı. Bu, Suriye’ye hem istikrarı toparlama hem de uluslararası sisteme yeniden dahil olma imkanı sundu.
İSRAİL TERÖRÜ
2025’te Amerika, Orta Doğu’daki bölgesel güç dengesini kayda değer ölçüde yeniden şekillendirirken İsrail’i maşa olarak kullanıyor.
Terör örgütü İsrail’in saldırganlığı, Gazze’den sonra Haziran 2025’te İran’la yaşanan kısa ama yıkıcı 12 günlük çatışmayla somutlaştı. Bu çatışma, İran’ın nükleer ve askeri tesislerine yönelik doğrudan saldırıları da içeriyordu.
Ancak bu tablo, terör örgütü İsrail’in bölgenin başlıca istikrarsızlaştırıcı aktörü konumundaki yerini tartışılmaz hale getirdi. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım; Lübnan, Suriye ve başka sahalarda sürdürdüğü tek taraflı askeri eylemlerle birleşince, İsrail’in bölgesel tehdit olduğu algısı netleşirken, uluslararası ilişkilerde hukuk tanımaz, şiddeti meşru gören terör örgütü olduğu gerçeğini de somut bir biçimde ortaya koydu.
İsrail’in Katar’a yönelik saldırı da dahil attığı adımlar, sürekli bölgedeki istikrarı bozan terör örgütü İsrail algısını daha net hale getirdi.
İsrail’i bölgesel istikrara açık tehdit sayan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri de bu nedenle daha mesafeli bir çizgiye geçti. Böylece 2020 tarihli Abraham Anlaşmaları iyice aşındı. Önümüzdeki yıllarda İsrail’in Batı Şeria, Gazze, Lübnan, Suriye ve bölgenin diğer sahalarında, şiddeti ve kapsamı değişse de istikrarsızlaştırıcı çizgisini sürdürmesi bekleniyor. Bu yüzden Tel Aviv, hem bölgede hem uluslararası alanda daha fazla yalnızlaştı.
Suudi Arabistan gibi kilit aktörler ise artık, öngörülemeyen ve hegemon tavırlar takınan, şiddeti meşru gören ve dünyanın gözü önünde hiç çekinmeden hukuku çiğneyen bir İsrail’le normalleşmek yerine, zayıflamış bir İran’la yakınlaşmayı önceleyen bir çizgiye ağırlık veriyor.
Terör örgütü İsrail, İran, Türkiye, Mısır, Irak ve Suriye’nin istikrarına yönelik doğrudan riski oluşturuor; çünkü ABD, birleşik, güçlü, egemen ve müreffeh bir Suriye’yi kendi açısından tehlikeli görüyor. Suriye’nin Türkiye, İran ve Irak’la birlikte hareket etmesi demek, kıyametin kopması demek. Bu nedenle Washıngton’un asıl hedefinin, Suriye’nin zayıf, parçalı ve “başarısız devlet”; uluslararası ilişkilerde problemli, güçsüz ve etkisiz bir aktör görünümünde kalmasını sağlamaktır; İsrail ABD’nin bu politikasına hizmet etmektedir.
Suriye’de yeni hükümeti zayıflatmaya dönük İsrail politikasının; azınlık grupları üzerinden bütünleşmeyi engelleme, tehdit ve baskı diplomasisi, askeri baskıyla meşruiyeti azaltarak, iç gerilimleri tırmandırıp ulusal bütünlüğü zorlaştırma gibi problemler üzerinden ilerlemesi muhtemel.
DÜNYA GÜÇLERİNİN REKABETİ
Dünya güçleri arasındaki rekabete gelince, Esed rejiminin devrilmesi ve İran’ın gerilemesiyle Rusya’nın bölgedeki ağırlığı ciddi oranda azaldı. Moskova bölgeden tamamen çekilmiş değil.. Farklı kanallardan sahada, Ortadoğu’da kalmaya çalışıyor.
Çin Ortadoğu’da artan ekonomik bağlara, yavaş ama istikrarlı biçimde siyasi ve güvenlik boyutunu da ekliyor. Ortadoğu’nun istikrarsızlaşmasından yararlanmaya çalışıyor.
ABD’nin rolü ise hala bölgedeki belirleyici unsur. Washington, Ortadoğu’da terör örgütü İsrail’i maşa olarak kullanıyor; İsrail’in hegemonik ve yayılmacı çizgisine açık destek vermesi ya da en azından buna göz yumması, yeni rekabet hatlarını keskinleştirerek bölgesel istikrarsızlığı derinleştirebilir..
ABD niyetini saklamıyor, Ortadoğu’nun enerji kaynaklarına el koyup Avrupa ülkelerine satmaya çalışıyor.. Ucuz petrol vereceğim söylemiyle Avrupa ülkelerinin desteğini de alıyor.
Birleşmiş Millletler Güvenlik Konseyi’ndeki dünya güçleri, ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin, Ortadoğu’da rekabet halinde.. Dünyanın ve Ortadoğu’nun geleceğini bu rekabet belirleyecek..
İSLAM MİLLETİNİN GELECEĞİ
2025’te Türkiye, Mısır ve Katar’ın Gazze’deki savaşın durdurulmasında etkili olduğu konuşuluyor. Amerika Türkiye’yle olumlu ilişkilerini sürdürürken elini güçlendirecek kirli işleri İsrail’e yaptırıyor. Dolayısıyla terör örgütü İsrail, Gazze barışının ilk fazı boyunca anlaşma şartlarını ihlal etmeyi sürdürdü, ikinci aşamaya geçişi ve mutabakatın bütününü riske attı. Gazze’ye Türk askerinin konuşlandırılmasına karşı çıkması da süreci daha da zorlaştırdı.
Suudi Arabistan ile İran arasındaki normalleşmenin sürmesi ve bölgesel zorluklara rağmen dayanıklılık göstermesi bekleniyor. Normalleşme, devam eden istikrarsızlık ortamında, iki tarafın çıkarlarıyla uyumlu pragmatik bir adım olarak öne çıkıyor.
Riyad’ın Abraham Anlaşmaları’na katılması düşük ihtimal, zira ortaya konan Filistin devleti koşulu hala karşılanmıyor. Bunun temel nedenleri arasında İsrail politikası ve Kongre dahil ABD iç siyaseti kaynaklı kısıtlar bulunuyor. Riyad’ın Abraham Anlaşmaları’na katılmasının önündeki en büyük engel, İsrail’in Gazze’deki soykırımı.
Paralel olarak, terör örgütü İsrail uluslararası hukuka uymaya zorlanmaz ve istikrarsızlaştırıcı politikalarını sonlandırması için baskılanmazsa, Türkiye ve Amerika arasındaki bölgesel rekabetin daha da sertleşmesi bekleniyor. Türkiye ‘dünya 5’ten büyüktür’ derken BM’de reformu dünya gündemine getiriyor. BMGK masasına 6. devlet olarak oturmaya çalışmıyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır arasındaki yakınlaşmanın ise İsrail’in vahşeti olarak görünen ABD’nin bölgesel politikalarının bir sonucu olarak güçlenmesi muhtemel. Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır ittifakı, Türkiye, Pakistan ve Azerbaycan ittifakıyla bütünleşecek.. İran da şartlar ağırlaşınca bu bütünleşmeye katılacaktır.
İslam İşbirliği Teşkilatı, BM’ karşısında bir güvenlik konseyi oluşturarak İslam dünyasını, kısaca ümmeti uluslararası ilişkilerde aktör haline getirecektir.
Mustafa Yürekli / Haber7
11.
Amerika neden İsrail’i Türkiye ile dengelemek istiyor?
10.01.2026
6 Ocak’ta Fransa’nın başkenti Paris’te, Suriye konulu Paris Dışişleri Bakanları Toplantısı düzenlendi. Zirvede Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Hakan Fidan temsil etti.
Suriye’nin geleceği ve güvenliği masaya yatırıldı. Toplantı Amerika Birleşik Devletleri’nin yoğun diplomatik çabalarıyla organize edildi. Amerika hem İsrail’in güvenlik endişelerini gidermeye hem de Suriye’nin yeniden inşası sürecini başlatmaya çalışıyordu. Amerika, Suriye ve İsrail arasında anlaşma sağlandığını duyurdu.
Saatler sonra Halep hareketlendi. PKK-YPG terör örgütü işgal ettiği Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerinden çıkmıyor, buradan ayrılmak isteyen sivilleri de engelliyordu.
Suriye Ordusu, örgütün provokatif saldırıları sonrası operasyon kararı aldı. Halkın bölgeyi terk edebilmesi için tahliye koridorları uluşturuldu. Örgüt mensupları ise kalkan olarak kullanmak istediği sivillerin tahliye yollarını hedef aldı.
Nitekim, operasyon başladı, diplomasiden anlamamakta direnen PKK-YPG terör örgütüne güçle mesaj verildi.
YPG-PKK YALNIZ BIRAKILDI!
Operasyonda örgütün hamisi konumundaki ABD’den ses çıkmaması dikkat çekti. Örgüt Avrupa’dan medet umdu, Avrupa yetkilileri 9 Ocak’ta Şam’ı ziyaret ederek Cumhurbaşkanı Ahmet Şara ile görüştü.
PKK-YPG yalnız bırakılmıştı. Öyle ki Suriye’yi istikrarsızlaştırmak için üst perdeden tehditlerde bulunan İsrail bile radikal isimlerin cılız tepkileriyle sınırlı bıraktı reaksiyonunu.
Operasyonun sınırlı olacağını Şam’ın açıklamalarından da diğer aktörlerin tutumundan da sahadaki durumdan da anlayabiliyoruz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vizyoner liderliği, Türkiye’yi sadece bir bölgesel güç değil, İsrail’in kontrolsüz saldırganlığına karşı durabilecek yegane “istikrar mihveri” haline getirdi. Peki nasıl oldu bu?
Türkiye’nin bu yükselişindeki en kritik unsurlardan biri, Donald Trump ile yürütülen o derin ve çok katmanlı “satranç diplomasisi” oldu. Trump’ın “Amerikan askerini eve getirme” ve mali yükü bölgesel ortaklara devretme arzusu, Ankara’nın “bölgesel istikrar” hedefiyle tam bir uyum yakaladı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Trump arasındaki bu ilişki, Tel Aviv’i oldukça rahatsız etmiş durumda. Netanyahu Trump’ın 2. döneminde tam 6 kez ziyaret etti Washington’ı. Çoğu basın açıklamasında Trump’ın Erdoğan’a dizdiği övgüleri en yakın mesafeden dinledi Netanyahu. Gazze’de Türkiye’nin olmasını istemiyordu, Washington’ın “Türkiye de olsun” diretmesini karşılamaya çalıştı. Suriye’de Şara’yı hedef almak istedi, Trump Şara’dan yana durdu.
İsrail’in bölgeyi yutmasını engelleyecek tek garanti unsurun Türkiye olduğunu fark etmiş durumda Amerika.
AMERİKA NEDEN İSRAİL’İ TÜRKİYE İLE DENGELEMEK İSTİYOR?
Amerika’nın Orta Doğu’daki en büyük müttefiki İsrail, bölge ülkeleri tarafından kabul gören bir aktör değil. Tüm sorunları kanla, saldırıyla, soykırımla çözme amacında. Bu saldırganlık, Amerika’nın bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilerini zedeliyor. Lübnan, Katar gibi ülkelere yönelik İsrail saldırıları sonucu oluşan güvensizlik ortamı bu durumun en somut örneği.
Güven kaybının yanı sıra kalıcı bir istikrarı İsrail eliyle yapamayacaklarının farkındalar. Suriye’den ne istiyorlar? Öncelikleri, İran etkisinin kırılması. Peki bunu İsrail eliyle yapmaları mümkün mü? Değil..
Türkiye’nin bölge istikrarına hizmet eden adımlarını bu nedenle tercih ediyorlar. Türkiye’nin varlığı Suriye’deki İran etkisinin kırılmasını kolaylaştırıyor çünkü.
Amerika’nın İsrail’i dizginleme nedenleri için güven kaybını, kalıcı istikrar arayışını dile getirdik. Amerika’nın Orta Doğu’ya yaptığı harcamaları düşünelim bir de.
Başı sıkıştığında ağabeyi Amerika nasıl olsa devreye giriyor diye bölgedeki her yere sorumsuzca bomba yağdırmaya alışmış bir İsrail var. “Neden her seferinde arkasını toplayalım” diye düşünüyor Trump yönetimi. Bu nedenle Suriye’yi İsrail’e emanet edemiyor. Çıkan olası sorunlarda askeri olarak müdahale etmek, Orta Doğu’ya para harcamak istemiyor.
Gazze meselesinde de Türkiye’nin rolü çok kıymetli Amerika için. İsrail’in varlığı direnişi kırmak yerine daha da körüklüyor. Türkiye’nin varlığı ise bölgeye güven aşılıyor.
FİNANSMAN KÖFREZ’DEN MÜHENDİSLİK TÜRKİYE’DEN!
Türkiye’nin diplomasisini sahada bu denli güçlü kılan asıl faktör ise savunma sanayiinde yakalanan teknolojik devrim..
KIZILELMA, ANKA-3 ve otonom deniz sistemleri, İsrail’in on yıllardır bölgede sürdürdüğü askeri teknoloji tekelini fiilen kırmış durumda. Türkiye artık sadece kendi sınırlarını korumakla kalmıyor, aynı zamanda Suriye, Irak, Mısır gibi bölge ülkelerine “güvenlik ihraç ederek” İsrail’in bölgeyi zayıf ve parçalı tutma stratejisini boşa çıkarıyor.
Bölge ülkeleri istikrar görmek istiyor. İsrail başarısız devletler ve çatışan mikro gruplar..
Türk müteahhitlik gücü, Suriye’nin enerji hatlarını, havalimanlarını ve şehirlerini yeniden ayağa kaldırırken, bu hamle İsrail’in kuzeyden yayılma hayallerine de set çekmekte. Bu devasa imar ve güvenlik hamlesinin finansal yakıtı ise yön değiştiren Körfez sermayesi..
2026 itibarıyla Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt gibi dev aktörler, paralarını artık bölgeyi ateşe atan bir İsrail yerine, bölgeyi inşa eden ve koruyan Türkiye’nin projelerine akıtmakta. “Körfez Finansmanı + Türk Mühendisliği” formülü, bugün sadece Suriye’de değil, Doğu Akdeniz’in derinliklerinde de meyvelerini vermekte.
ORTA DOĞU TÜRKİYE’NİN ÖNCÜLÜĞÜNDE GELİŞECEK!
İsrail’in “Arz-ı Mevud” hayalleri, Türkiye’nin “bölgesel huzur ve kalkınma” gerçeğine çarparak paramparça olmakta. Tel Aviv’in endişesini İsrail Basını da gözler önüne seriyor. The Jerusalem Post’da yayınlanan bir makale, İsrail’in Türkiye’nin Orta Doğu’daki projelere dahil olmasını engelleme şansının azaldığına dikkat çekiyor.
Eğer uluslararası toplum İsrail’i hukuk zeminine çekmezse, Türkiye ve müttefiklerinin kurduğu bu yeni “refah hattı”, İsrail’i bölgenin marjinal ve etkisiz bir aktörü haline getirmeye devam edecektir.
Ve 2026, Orta Doğu’nun İsrail’in esaretinden kurtulup Türkiye’nin öncülüğünde kendi kaderini tayin etmeye başladığı yıl olarak tarihe geçecektir.
Hüseyin Akif Küçükal / Haber7
12. ΔΙΑΒΑΖΟΥΜΕ ΜΕ ΠΟΛΥ ΜΕΓΑΛΗ ΠΡΟΣΟΧΗ!
MİT Başkanı Kalın’dan açıklamalar: Tüm dünya bize vatan cephesidir!
MİT Başkanı İbrahim Kalın, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kuruluşunun 99. yıl dönümünde “Vatan söz konusu olduğunda, tüm dünya bize vatan cephesidir.” açıklamasında bulundu.
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın
İbrahim Kalın’ın yazısı şu şekilde:
“Bugün Milli İstihbarat Teşkilatımızın kuruluşunun 99. yıl dönümü. Ülkemizin ve milletimizin güvenliği ve huzuru için gece gündüz çalışan ve “Vatan söz konusu olduğunda, tüm dünya bize vatan cephesidir.” diyen Teşkilatımız, yüzlerce yıllık devlet aklı ve medeniyet hafızasıyla faaliyetlerini yürütmekte, çağın ihtiyaçları ve taleplerine göre kendini her daim yenilemektedir.
Mevcut uluslararası sistem, eş zamanlı jeopolitik ve hibrit krizler karşısında kötü bir sınav vermektedir. Küresel güvenliği tehdit eden gelişmelere adil ve sürdürülebilir çözümler üretmekte tıkanan mevcut yapı; kurala dayalı çok taraflılığın aşındığı ve çıkar odaklı yaklaşımların belirleyici hale geldiği bir dönüm noktasından geçiyor. Batı merkezli paradigma sorgulanırken Küresel Güneyi de içeren yeni arayışlar, yeni bir paradigmanın kapılarını zorluyor.
Var olan sistemin yetersiz kaldığı ancak muhtemel bir ikame düzenin henüz tesis edilemediği bu tarihsel kırılma sürecinde her devlet, yeni döneme avantajlı girmek için büyük çaba sarf ediyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın “Türkiye Yüzyılı” vizyonu doğrultusunda ülkemiz de izlediği çok boyutlu ve dengeli dış politika stratejisinin yanı sıra her geçen gün gelişen istihbarat kabiliyetleriyle bu yeni döneme yalnızca bölgesel bir aktör olarak değil; aynı zamanda uzak coğrafyalardaki krizlere müdahale edebilen, çözüm üreten, adalet ve dayanışmayı esas alan küresel bir paydaş olarak giriyor. Krizleri sınırlarımıza dayanmadan çözme vazifesi, geniş bir jeopolitik perspektifi ve pratiği zorunlu kılıyor.
Uluslararası gerilimlerde arabulucu, küresel sorunlarda çözüm ortağı ve insani krizlerde vicdanın yükselen sesi olan ülkemiz, kendine özgü bir vizyon geliştirme kabiliyetine tarih boyunca sahip oldu. Ecdadımızın deneyimleri; bugün bize eşsiz bir perspektif sunarken tarihin akışını okuma, dengeleri yönetme, öngörüde bulunma ve uzun vadeli stratejiler geliştirme konusunda kıymetli bir miras bıraktı. Dede Tuğrul’dan Nizamülmülk’e, Selahattin Eyyübi’den Melikşah’a, Fatih’ten Kanuni’ye, II. Abdülhamid’den Atatürk’e, Cumhuriyet’e ve bugüne uzanan tarihimiz, statik bir geçmişi değil stratejik değer üreten dinamik bir mirası temsil etmektedir. Türkiye’yi belirsizlikler ve kırılganlıklar çağında müstesna bir konuma yerleştiren temel hususiyet, kesintisiz ve çoğulcu bir medeniyet havzasının varisi olmasıdır.
Büyük Türk filozofu Farabi’nin (870-950) Erdemli Şehir kavramıyla tarif ettiği toplumsal-siyasi düzen; akıl, erdem ve adalete dayalı bir yaşam biçiminin hem bireyler hem de toplumlar için ulaşılması gereken bir hedef olduğunu ifade eder. Akil, özgür ve emin bireylerin inşa ettiği erdemli toplum; yer ile gök, fizik ile metafizik, zaman ile mekan, birey ile toplum, özgürlük ile güvenlik, zenginlik ile adil paylaşım arasında denge kurulmasını esas alır. Aşırılıklardan uzak, kucaklayıcı ve çoğulcu bir “orta topluluk” olan Erdemli Şehrin sakinleri; güven, istikrar ve adaleti sadece kendileri için değil tüm dünya için talep eder, küresel adaletin ve erdemli yaşamın gerçekleşmesi için mücadele verir.
Coğrafyamızın kadim topraklarında “Türkiye Ekseni” vizyonuyla vücut bulan bu mirası, hep birlikte daha ileriye taşımanın mücadelesini veriyoruz.
Bu kutlu mücadelede Milli İstihbarat Teşkilatı, yüzüncü yaşına hazırlanırken, “Vatan İçin Her An Her Yerde” şiarıyla zaman ve mekan sınırlarını aşarak gelecek nesillere daha güvenli ve güçlü bir Türkiye bırakma hedefiyle insan istihbaratı, teknik istihbarat ve açık kaynak istihbaratı gibi farklı disiplinlerdeki yeteneklerini yapay zeka teknolojileriyle harmanlayarak çalışmalarını aralıksız sürdürmektedir.
En yalın haliyle “doğru ve kıymetli bilgi” olarak tanımlayabileceğimiz istihbaratın amacı, uzak ve yakın, görünen ve görünmeyen riskleri tespit etmek ve tehlikeye dönüşmeden bertaraf etmektir. Bu kapsamda istihbarat paradigmamızın temelini sahada yürüttüğümüz operasyonel çalışmaların yanı sıra; riskleri analiz etme, orta ve uzun vadeli öngörülerde bulunma, tehditleri tespit ve bertaraf etme süreçlerini içeren önleyici istihbarat anlayışı oluşturmaktadır.
Toplanan istihbari bilginin niceliksel analiziyle yetinmeyen ve niteliksel değerlendirmesini yapan, taktik-operasyonel boyutların ötesinde stratejik kıymetlendirmeyi esas alan bir istihbarat tasavvuruyla hareket ediyoruz. Böylece büyük veriyi stratejik istihbarata dönüştürerek isabetli ve uzun vadeli politika yapımına katkı sunuyoruz. Bu proaktif yaklaşım, geleceğin tehditlerini bugünden engelleyen, istihbari bilginin gücüyle perde arkasındaki oyunları bozan milli iradenin sessiz ve güçlü kalkanıdır.
İstihbaratın yön verdiği güvenlik bir bütündür. Güvenlik, taktik ve operasyonel kısımlara ayrılabilir fakat stratejik bütünlüğü bölünemez. İç içe geçen askeri, fiziki ve insani güvenlik alanları, toplumun maddi ve manevi güvenliğinin yapı taşlarını oluşturur. Temel ilkemiz şudur; hepimiz güvende olmadan hiçbirimiz güvende değiliz. Başkasının güvenliğini yok sayan, kendi güvenliğini garanti altına alamaz. Çok boyutlu yeni tehditler, tekil ve taktik tedbirler yerine ancak bütüncül bir güvenlik anlayışıyla bertaraf edilebilir. Bu paradigma çerçevesinde hareket eden Teşkilatımız, 2025 yılında da vatandaşlarımızın maddi ve manevi değerlerini korumak için geniş bir coğrafi vizyonla çok sayıda başarılı operasyona imza atarak tehditleri gerçekleşmeden bertaraf etmiş, casusluk girişimlerini engellemiş ve siber saldırılara karşı koymuştur.
Ülkemize tehdit oluşturan terör örgütleri ve organize suç yapılarıyla mücadele çalışmalarımızı aktif şekilde sürdürmekte, terör tehditlerini küresel ve bölgesel boyutlarıyla okuyabilen, tüm istihbari ve operasyonel yeteneklerimizin etkileşim içinde olduğu bir metodoloji izlemekteyiz. Bu sayede Teşkilatımızın sahada diğer güvenlik kurumlarımızla koordineli olarak yürüttüğü operasyonlarda farklı ideolojilere ve dış desteğe sahip terör örgütlerinin ve organize suç şebekelerinin faaliyetlerine geçit verilmemektedir.
Teşkilatımız yeni nesil suç şebekelerine ve mafyatik yapılara karşı da ilgili güvenlik birimlerimizle yakın işbirliği içerisinde yeni imkan ve kabiliyetler geliştirmektedir. Özellikle gençlerimizi hedef alan ifsat edici ve kriminal faaliyetlerin, bilimsel yöntemlerle ve erken uyarı sistemleriyle önlenmesi için çalışmalarımızı yoğunlaştırıyoruz.
Terörün her türlüsünü kesin bir dille reddeden ülkemiz, terör tehdidinin ortadan kaldırılmasına yönelik çabalarını 2025 yılında da devam ettirmiştir. DEAŞ, El-Kaide, PKK, FETÖ, DHKP/C gibi terör örgütlerine karşı yürüttüğümüz kapsamlı ve çok boyutlu mücadele, vatanımızın her köşesinin emin, güvenli, huzurlu ve müreffeh bir yer olmasını sağlamada kilit rol oynamaktadır. Kaynağı, kökeni, şekli ve gerekçesi ne olursa olsun terör örgütlerinin fiili eylemlerine, finans kaynaklarına ve propaganda faaliyetlerine karşı mücadelemiz, azim ve kararlılıkla sürecektir.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİNDE HEDEF
Bu noktada devletimizin iç cepheyi güçlendirerek kendi jeopolitik eksenini tesis etme yolunda attığı adımların en önemli bileşenlerinden birini Terörsüz Türkiye hedefi oluşturmaktadır. Bu hedef; PKK’nın feshinden silah bırakmasına, siyasi reformlardan toplumsal barışın tesisine kadar kapsamlı, çok boyutlu ve çok aşamalı, özgün ve yenilikçi bir dönüşüm projesidir. Siyasi partilerimizin ve toplumun büyük kesiminin desteğiyle Türkiye Büyük Millet Meclisinde ifadesini bulan milli dayanışma, kardeşlik ve demokrasi perspektifi, sürece kritik ve tarihi katkılar sunmaktadır.
Bu süreç iç cephemizi tahkim ederken aynı zamanda yeni bir bölgesel jeopolitiğin de temellerini atmaktadır. Kadim medeniyet mirasımızı stratejik değere dönüştüren adımlar, tarihimizin ve coğrafyamızın ruhuna aykırı müdahalelerin de önüne geçecektir. Terörden arınmış, kardeşlik hukuku ve toplumsal bütünleşme temelinde yükselen yeni dönem, stratejik bir akılla inşa edilen Türkiye Yüzyılı’nın en büyük kazanımlarından biri olacaktır.
Güvenlik şemsiyemizin bir diğer önemli alt başlığı, ülkemize yönelik casusluk girişimlerinin önlenmesidir. Türkiye gibi güçlü ve etkin bir ülkenin casusluk faaliyetlerinin hedefi olması şaşırtıcı değildir. Espiyonaj yöntemlerinin hızla dönüşmesine ve klasik yöntemlerin haricinde; çevrim içi operasyon, paravan yapılar, organize suç örgütlerinden faydalanma, dedektiflerden istifade etme gibi yeni usullere başvurulmasına bağlı olarak istihbarata karşı koyma alanında her daim yüksek bir farkındalık ve artan bir kapasiteyle faaliyet yürütüyoruz. Nitekim geride bıraktığımız yıl da ülkemize karşı yürütülen çalışmaları ve ajan ağlarını deşifre ederek casusluk faaliyetlerini akamete uğrattık. Bu alandaki çalışmalarımız tavizsiz ve hız kesmeden devam edecektir.
Vatan savunmasının sınırlarını yalnızca fiziki olarak ele almakla yetinmeyen Milli İstihbarat Teşkilatı; teknik istihbarat ve siber güvenlik atılımları ile siber vatanın korunmasında kilit rol oynamakta, siber savunma mimarisini her geçen gün güçlendirmektedir. En son teknolojik gelişmeler yakından takip edilmekte, Teşkilatımız şahsında ülkemizin bu alandaki yetkinliği en üst seviyeye taşınmaktadır. Bu çerçevede; siber saldırı ataklarına, sosyal medya ve finansal araçlar üzerinden ülkemizi istikrarsızlaştırmak isteyenlere karşı düzenlenen operasyonlar söz konusu çalışmalarımızın somut neticesidir.
Yeni sınamalar ve hibrit tehditlere karşı Teşkilatımızın ve devletimizin analiz kabiliyetlerinin geliştirilmesine katkı sunuyoruz. Büyük verinin analiz edilmesi, yorumlanması ve uygulanabilir bilgiye dönüştürülmesi için çok katmanlı ve disiplinler arası usulleri devreye koyuyoruz. İstihbari temeli sağlam, saha bilgisi güçlü, analitik kabiliyeti yetkin Teşkilatımızın, devletimize ve milletimize eksiksiz hizmet vermesi için bundan sonra da tüm imkanlarımızı seferber etmeye devam edeceğiz.
Milli İstihbarat Teşkilatı; ülke içinde vatandaşımızın huzur ve güvenliğini önceleyen kapsamlı istihbarat faaliyetlerinin yanı sıra sınırlarımızın ötesinde özellikle gerilim ve çatışma bölgelerinde taraflar arasında güvenilir iletişim kanalları tesis ederek, etkili arabuluculuk girişimleriyle muhtelif çatışmaların tırmanmasını engellemekte ve tehditlerin krize dönüşmesini önlemektedir. Teşkilatımızın yürüttüğü istihbarat diplomasisi sessiz, sakin ve derin niteliğiyle bölgesel ve küresel barışa önemli katkılar sunmaktadır.
Gazze ateşkesinden Rusya-Ukrayna Savaşına, Somali’den Afganistan-Pakistan hattındaki gerilimlerin azaltılmasına kadar farklı coğrafyalarda, karmaşık ve farklı dinamiklere sahip süreçleri yakından takip ediyor, bölgesel barış ve istikrara katkı veriyoruz. Amacımız, bölgesel düzlemde ve uluslararası alanda karşılıklı güven ve saygıya dayalı bir güvenlik ve istikrar kuşağı oluşturmaktır.
Krizlerin ya da krize dönüşmesi muhtemel gerginliklerin ilk aşamasından itibaren devreye girme, tarafların hassasiyetlerini objektif bir şekilde anlama ve çözüm önerileri geliştirme yaklaşımımızın ardında; devletimizin sahip olduğu “komşuluk hukukuna dayalı manevi değerler” ile “güvenlik ve istikrarın kolektif bir olgu olduğu” anlayışı bulunmaktadır. Bu çerçevede istihbarat diplomasisinde yalnızca güce ve operasyonel dile bağlı kalmanın ötesine geçilerek tarafları anlamaya, ortak bir aklı, kültürü ve tarihi, başka bir deyişle “medeniyet hafızasını” hatırlatmaya da odaklanılmaktadır.
SURİYE
Orta Doğu’nun stratejik dengesi açısından kritik olan Suriye meselesinde de iç savaşın başlangıcından sonlanmasına kadar bölgedeki gelişmeler yalnızca insani, siyasi ve güvenlik boyutlarıyla değil bütüncül bakış açısıyla değerlendirilmiştir. 8 Aralık 2024’te aralanan tarihi fırsat penceresi, Suriye’nin sadece Suriyeliler tarafından yönetildiği istikrarlı gelecek için artık geri dönülemez bir noktanın ve umut verici bir dönüşüm sürecinin başlangıcı olmuştur.
Özgür, egemen, birleşik, güvenli, demokratik ve müreffeh bir Suriye ülke içinde huzuru sağlarken bölgenin barış ve istikrarına da katkı verecektir. Suriye’yi bölmeye, siyasi birliğini zayıflatmaya ve egemenlik haklarını ihlal ve tahrip etmeye yönelik tüm dahili ve harici girişimler akim kalmaya mahkumdur.
Uluslararası toplumun Suriye’yi kilit bir aktör olarak uluslararası sisteme entegre etme çabalarına önemli katkılarda bulunan ülkemiz ve Teşkilatımız, stratejik sabır ve hikmetle bölgesel barış için Suriye’de istikrarın sağlanması ve korunmasına destek olmaya devam edecektir.
AFRİKA
Stratejik rekabetin ivmelendiği bir diğer alan olan Afrika kıtası da ülkemizin öncelik verdiği bölgeler arasındadır. Kıtaya yönelik yaklaşımımız “Afrika’nın sorunlarına Afrikalı çözümler getirilmesi” vizyonu doğrultusunda şekillenmektedir. Milli İstihbarat Teşkilatı olarak Libya’da istikrar ve denge sağlayıcı tutumumuzdan, Somali’de terörle mücadeleye sağladığımız katkıya ve Sudan’a kadar kıta üzerindeki faaliyetlerimiz birçok ülkenin dikkatini çekmektedir. Çad’dan Nijer’e, Togo’dan Burkina Faso’ya, Tanzanya’dan Kenya’ya kadar Afrika’nın her yerinde istihbarat diplomasisinin olumlu neticeleri alınmaktadır.
Derin tarihi ve kültürel bağlara sahip olduğumuz kardeş Türk devletleri ile geliştirilen işbirliklerinin yanı sıra Balkanlarda da istikrarın sağlanmasında kilit rol oynanmakta, söz konusu ülkelerle istihbari eş güdüm çalışmalarına hız kazandırılmaktadır. Proaktif diplomasi anlayışı ve stratejik istihbarat kabiliyetleriyle bu coğrafyalarda, barışın ve istikrarın tesisine yönelik çabalar bundan sonra da sürecektir.
Teşkilatımız, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde devlet aklını merkeze alarak ilgili tüm kurum ve kuruluşlarımızla tam bir uyum ve eş güdüm içerisinde ülkemize ve milletimize hizmet etmenin onurunu yaşamaktadır.
Ülkemizde, bölgemizde ve dünyada daha güvenli, daha aydınlık ve daha müreffeh yarınlara kavuşmak hedefiyle Milli İstihbarat Teşkilatı, bir asra yaklaşan kurumsal kimliği, yüzlerce yıllık devlet geleneği ve engin medeniyet hafızasıyla devletimizin bekası ile milletimizin barış ve huzuru için çalışmalarını titiz, özverili ve kararlı bir şekilde devam ettirecektir.
Bu vesileyle Teşkilatımızın yüksek ahlaki değerleri kuşanmış, vatan için feda-yı can etmekten çekinmeyen, fedakar ve vefakar isimsiz kahramanlarını selamlıyor, şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Milli İstihbarat Teşkilatı olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne ve aziz milletimize hizmet etmenin idrak ve şerefiyle her tür zorluğu aşacağımıza inancımız tamdır.

















Θρύλε, Θεέ μου, Ολυμπιακέ μου!